Into The Night, Santana İle 2008'e...

Ultimate Santana albümünden, Into The Night (featuring Chad Kroeger) parçasının videosu, hafta sonu müziğimiz olarak burada yer alacak.

Her hafta sonu, dinlediğim müziklerden bazılarını hafta sonu müziği olarak burada paylaşıyorum. Takip edenler, blogun gidişatındaki bu alışkanlığın farkındadırlar. Genelde o gün ne dinlemişsem, hoşuma gittiyse, onlardan biri oluyor paylaştığım müzik.


Aslında 2007'nin müzikle ilgili son yazısında; 2007'de bir ilki gerçekleştiren Radiohead'i konu etmeyi; 2007'nin müzik cephesinde başka neler olmuş, diye minik birkaç not düşmeyi planlıyordum. Bakalım şimdi tümünü fazla uzatmadan yapabilecek miyim?


Santana, Feat. Chad Kroeger - Into The Night videosu.

Geçen ay, Santana, Smooth yazımda; konuyu Rob Thomas ekseninde tutarak, Ultimate Santana albümüne biraz değinmiş, Santana ilgimden bahsetmiştim.

Into The Night videosuyla yeniden albümü gündeme getiriyor olmamın bir sebebi de bu ilgim ve Santana'nın kiminle çalışacağını biliyor olduğuna bu videonun
bir anlamda iyi bir örnek olması.

Ayrıca, müzik ve
Chad Kroeger'ın vokali bir yana, arkasındaki dev ışık(lı)sız panonun altında Santana'nın gitarını konuşturduğu sahnenin renk dokusu, tipografik vurguyla planın görselliği, videodaki beni yakalayan önemli noktalardan da biri.

Videolarda, gitara odaklanılan böyle anlar özellikle hoşuma gidiyor. Çölde, geniş açıdan gitariste yaklaşarak onu müzikle devleştiren November Rain videosu da, gösterilebilecek buna benzer iyi örneklerden.

Kullanılan renk dokusu, beni cezbeden noktalardan biri, demiştim. Evet,
Into The Night'taki, Satriani'nin yalnız sahnelerinden bahsediyorum hâlâ. Tamam, merak etmeyin, bir videoyu sahne sahne yorumlayacak değilim, burada. Motorola reklamlarında ve enfes müziğiyle Mellowdrone - Oh My videosunda da o renk dokusuyla benze tatlar yakalanabiliyordu. Into The Night'ın YouYube'taki canlı performans kaydını da görün mutlaka, deyip bu kısmı geçiyorum...

Radiohead'in, 2007 "In Rainbows" albümü için bir plak şirketiyle anlaşmayıp, grubun internet sitesinden şarkıları indirmeye ve ücret olarak hayranlarının "gönüllerinden kopan" miktarı ödemelerine izin vermesi; pazarlama yaklaşımı olarak dünyada bir ilkti. Yorumuna katıldığım, suetkafa.blog'taki radiohead in rainbows yazısını, bu noktada okuyabilirsiniz.

2007'de, müzikte neler olmuş, sorusuna; British Phonographic Industry (BPI) tarafından açıklanan, 2007'nin en çok satan ilk 10 albümü listesi, bir cevap olabilir.
1-Amy Winehouse: Back To Black, 2-Leona Lewis: Spirit, 3-Mika: Life In Cartoon Motion, 4-Take That: Beautiful World, 5-Arctic Monkeys: Favourite Worst Nightmare, 6-Kaiser Chiefs: Yours Truly Angry Mob, 7-Westlife: Back Home, 8-Snow Patrol: Eyes Open, 9-The Eagles: Long Road Out Of Eden, 10-Nelly Furtado: Loose.
Fakat, bu listenin içindekilere kıyasla, dışındaki gelişmelerin ilgimi daha çok çekmiş olduğunu söyleyebilirim, ki onlara da arada blogumda müzik başlığında değinmeye çalışmıştım...

Son olarak, 2007'den bir haber; Keane 'Everybody's Changing' yazımda değindiğim, İngiliz rock müzik grubu Keane; hayranlarına yeni yıl hediyesi olarak bir Gwen tefani parçasına, 2006 yılında yayınlanan ‘The Sweet Escape’ albümünden ‘Early Winter’a, cover versiyon kaydeti. Ve bu canlı performans kaydı, ‘Early Winter’ın akustik versiyonunu; keanemusic.com web-sitesinden yılbaşı hediyesi olarak ücretsiz bir şekilde indirilip dinlenebiliyor olacak.

Albüm yerine, tek tek parçalar satmaya yönelim; yakında,
"hiç boşu olmayan albümler" listelerimizin, tarih olacağını gösteriyor. Popüler kültürün hızla dönen çarkları arasında, kaliteden ödün vermek, maalesef kaçınılmaz...


Yeni yıl yaklaşıyor. '2008 yılı Ocak ayı, Ay Takvimi' ve 'Flynxs, nedir?' sorusunun cevabıyla ben geri dönene kadar bu, blogumdaki son yazım olacak.

Yeni yılınız kutlu olsun.
2008'in, beklediğinizden de fazlası olmasını diliyorum. Sevgiler...

2007'nin Öne Çıkanları, Son Haberleri

Yıl sonunda, geride bırakılacak yılın trendlerinin sıralandığı listelere bakıp, minik feedback geri dönüşlerle hafıza tazelemeyi severim.

Araya giren tatilin de etkisiyle, sonrasında yoğun bir hafta geçiriyoruz, maalesef. Biraz rahat bir zaman ayarlayıp, 2007'nin En İyi Animasyon Reklamları'na ve Time'ın 50 'top 10' listesiyle, del.icio.us'taki birkaç kaynağa bakabildim sadece. Dışarıdaki sisin dağılmasını ümit ederken onları not düşmüş olayım bloguma. Evet, sisli puslu bir İstanbul sabahındayız...

The First Post'un
2007'nin En İyi Animasyon Reklamlarını birarada izlemek eğlenceliydi. Listedeki, Coca-Cola'nın Mutluluk Fabrikası'nı gördüğünüzde, anımsayacaksınızdır. Site üzerinden 2006'nın sıralamasına ve tüm zamanların en iyi animasyon reklamlarına da ulaşmak mümkün, onları da uğramışken görün mutlaka.

Time'ın farklı kategorilerdeki
50 'top 10' listelerine bakarken; daha çok Website, Gadget, Viral Video, TV Ads, Magazine Cover, Richard Schickel'in film seçimleri başlığındakiler ilgimi çekti, ama listenin 2007'nin bir özeti olduğu söylenebilir.

2007'de, Küresel ısınma; Apple iPhone; Web 2.0'ın gelişmesi, sosyal ağlar; Gmail kapasitesi, ADSL kapasitesi artırımı; web girişimleri ve el değiştiren servisler ile fiyatları; bloglar, WordPress bloglarının kapanması, gibi pek çok şey konuşuldu. Bunlar benim şimdi ilk aklıma gelenler, 'nasıl unuttun, bunlar da önemliydi' dediklerinizi de siz ekleyin lütfen.

Düğümküme'deki 2007 Yılı İnternet Tüketici Davranışları yazısı, Antifit'deki, 2007'nin En İyi Viralleri, 2007 değerlendirmenizde zihin açıcı olacaktır.


The Wind; Epuron için, rüzgâr enerjisiyle ilgili farkındalık yaratmak amacıyla Nordpol tarafından hazırlanan bu ödüllü reklam,
benim için viraller içindeki en etkileyicilerinden biriydi, bu fırsatla tekrar anımsamış olalım.

Son haberler olarak, enteresan gelebilecek, YKM'nin yılbaşına kadar sürecek olan www.vitrindekicocuk.com projesinden (bildik, uyarlama bir proje ve web sitesini de pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim) ve adinteractive imzalı, ev sahibi olup sonrasında interaktif uygulamalara dahil olabileceğimiz, heyecan verici gelişmeler yaşanacak www.boschworld.com'dan bahsedebiliriz... [330. post]

Flynxs, nedir?

Öyle anlaşılıyor ki, blogumun isminin anlamı konusunda bir cevap vermem gerekiyor. Ben bu başlık altında bunu açıklayacak zaman bulana kadar peki siz, birbirinden eğlenceli tahminlerinizle FLYNXS'e yeni anlamlar katmaya ne dersiniz?

24/12/07'de konuyu açmıştım, bir cevap yazacak fırsatı ancak bu gün,
15/01/08'de bulabildim.

Aslında konunun etiketlerini, ipucu versin diye önceden yerleştirmiştim ki, FLYNXS'in ne olabileceğini özetledikleri söylenebilir.


Güzel yorumlarınız,
FLYNXS'e yüklediğiniz anlamlardan dolayı tekrar teşekkür ederim. Değerli yorumlarınızın, zihnimin bir köşesinde saklı kalacağını bilmenizi isterim.

'
FLYNXS' aslında blog ismi olsun diye bulunmuş bir ad değil, zaten hâli hazırda kullandığım 'komplike yapıda özel bir isim'; Lyn, biraz da Astronomi'ye merakımla ilgili bir anı sonrasında, okul zamanında Lynx'e evrilmiş, sonrasında da 'Flynxs'e dönüşüp gelişimini tamamlamıştı.

O yüzden
'Flynxs nedir' sorusunun, bir kitaptaki ya da filmdeki bir karakterin ismidir, gibi bir cevabı yok.

Flynxs, sadece kendi bünyesinde barındırdığı anlamlar bütününden oluşuyor ki, bunu da bir nevi harf oyunlarıyla (aslında, içinde blog üzerinde kullanmadığım gerçek ismimi de saklayan), anagramla ve tipografiyle yapıyor.

İşim, görsellikle ilgili olduğu; farklı bakmayı ve sonrasında eldekini farklı gösterebilmeyi gerektirdiği, günümün büyük kısmı da monitör önünde geçtiği için, '
Flynxs' de aslında daha çok tüm bunlara minik göndermelerden oluşuyor.

Nedir o minik göndermeler? Blog üzerinden aktarabileceklerimden birkaçını yazacağım alta. Fakat uyarayım, biraz uzun bir yazı ortaya çıkabilir. O yüzden, "Evet, anlaşıldı,
FLYNXS karışık bir şeymiş", diyenler yan menüdeki 'rastgele yazı göstergeci'yle blogumdaki görseli fazla yazısı az postlar arasında 'keşfet'me maceralarına çıkabilirler (:

Flynxs, Fly+NxS, Lynx, Lyn...

Lynx (vaşak), bildiğiniz üzere sevimli bir kedi türü. Sevimli olması, güçlü, çevik, kolay tırmanması, iz sürüp yön bulabilmesi gibi özellikleri yanında asıl önemli tarafı; gözleri, 'görme özelliği'. Doğada en uzağı görebilme özelliğine sahip canlı,
Lynx [bknz: Wikipedia: Lynx].

Lynx'in, Astronomi'ye merakımla birleşen bir tarafı olması da konunun diğer detayı ki, aynı adla bir Kuzey takımyıldızı var.

Biliyorsunuz, Johannes Hevelius; Güneş lekelerini inceleyip, Güneş'in kendi çevresindeki dolanımını hesaplayan, 1600'lerde yaşamış başarılı bir Alman gökbilimci. Ay'daki dağların yüksekliklerini hesaplamış olması ve 1647'de ilk ayrıntılı Ay Haritası'nı yayımlamış olması,
günümüze yansımaları süren değerli çalışmalarından sadece birkaçı. 1679'da gözlemevi kundaklanmasaydı, gelişmiş bir yıldız kataloğu hazırlama işi de yarıda kalmayacaktı [bknz: Wikipedia: Johannes Hevelius].

Hevelius'tan niçin bahsediyorum? Çünkü o, Büyükayı ve Arabacı takımyıldızları arasındaki o zamana kadar görülememiş bir takımyıldızını keşfedip ona, - ki bizi ilgilendiren hoş kısmı burası - "onu ayırt etmek için ancak 'Vaşak kadar keskin gözlü olmak' gerektiğinden Lynx ismini veren" kâşif [bknz: Wikipedia: Lynx (constellation), chandra.harvard.edu: Lynx, caribooskies: Lynx].

"Evet, işin 'görmek' üzerine olduğu için, doğada bunu en iyi yapan canlıya - nerdeyse ego tatmini vari - bir gönderme içeriyor Flynxs, peki ama kalan diğer harflerin anlamı nedir," derseniz; onlar da, benim kendi doğamdaki alanımı belirtiyor bir biçimde.

FLY+NXS'teki NxS; 'North&South' ifadesindeki gibi, 'x'e tipografik bir anlam da yükleyerek, yön gösterimindeki kullanımlara bürünüyor. Monitör üzerindeki çalışma alanım ya da web üzerindeki gezintilerimdeki 'sürat'-'hareket'e de bir gönderme bu. Mouse'unuzun scroll tuşuyla (Siz de benim gibi sağa/doğuya genişleyen web sayfalarındansa, alta/güneye uzanan tasarımları daha kullanışlı bulanlardan mısınız?) aranız nasıl?

Avatar olarak kullandığım 'Dark Angel' da Flynxs ile eklemlenmiş uzun zamandır kullandığım bir sembol benim için. Konu bu kadar uzamışken ona da değinip bitiriyorum.


'Dark Angel'ın, '
Fantastic Art ilgimle bir alakası var fakat ondan öte, hayal gücünün sınırsız bereketli topraklarında ne kadar özgür olsak da, iş onları gerçeklik düzlemine dökmeye ve ticari kaygıyla bir eser/ürün ortaya çıkarmaya geldiğinde, aslında ne çok bizi bağlayan şey olabildiğine işaret ediyor benim için. O yüzden meleğin kanatları var, özgür ama, sorumlulukları onu bağlıyor, gibi...

Kendimi, yaptığı resmi açıklamak zorunda kalmış ressam gibi hissettim, bunları yazarken, zorlandım nedense. Yazı neredeyse firmaların kurumsal kimlik tanımlarında, firmanın logosunun renginin, çizgisinin
anlamının, hangi grafik öğesinin firmanın değerini-kimliğini nasıl karşıladığının sayfalarca anlatıldığı yazılara döndü. Hızlı bir dip özet yapıp bitireyim.

İlham noktacıkları yakalama becerisi ve yakalananları birleştirip yeni bir şey var etmek arasında gidip gelişler, olarak düşünülebilir Flynxs.

FLYNXS | Lynist weblog ise, yakalayıp istifade ettiklerimin minik bir yansıması. Öncelikle kendim için bir oyun alanı. Görmesini bilenler için ise, arada zihinde ışıklar yakma, beynin odacıklarına oksijen gönderme
fırsatı...

Guinness, Domino, Hema

Fikri ve uygulamasıyla, iki etkileyici reklam örneğini anımsayalım...



Guinness Advert Domino videosu.

Kitaplarla ve domino etkisiyle yaratılmış bu güzel reklamla ilgili detaylara,
'Most expensive ever Guinness advert features large-scale domino game' başlığı altından ulaşabilirsiniz.

İkinci eğlenceli, örnek reklam uygulaması ise, Hema için hazırlanmış. Alışveriş merkezleri zinciri olarak biliyoruz, hema.nl'yi. Oysa, producten.hema.nl sayfasında bizi hoş bir sürpriz bekliyor (açın ve bekleyip olanları izleyin); yine bir domino etkisinden bahsedebileceğimiz hareketlerle sayfadaki ürünlerin ve sayfanın başına gelmeyen kalmıyor. Büyüteçten yansıyan ışık, çaydanlığı ısıtabilir, aman dikkat!

Bu domino etkisini, Honda Cog reklamından anımsıyoruz, gibi bir bağlantı şekillendiyse zihninizde, üzerine bir de elmaaltshift'deki "W+K şeytan mı?" yazısını okuyun, bakalım neler olacak!

18-3943 Blue İris

Pantone Selects Color of the Year for 2008: PANTONE® 18-3943 BLUE IRIS. Tasarım endüstrileri için profesyonel renk standartları üreticisi, renk otoritesi Pantone, 2008 yılının rengini Blue İris olarak belirlemiş.

Blue İris; Süsen Çiçeği olarak bildiğimiz, mavi-mor arası renkteki bir çiçek.

Çok sevdiğim bir çiçek ya da kullanmayı tercih ettiğim bir renk olduğunu maalesef pek söyleyemem. Fakat, ilgiyle takip ettiğim bloglardan biri, bahcevan.com'un yazarı Murat Pilevneli, zamanında bir yazısında;
Süsen Çiçeği'nin mitolojide gökkuşağı tanrıçası olduğuna, dikildiği topraklara mutluluk getirdiğine inanıldığını belirterek; uğursuzluk getiren bir çiçek olarak algılanmaması ve bahçelerde fazla ilgilenemeyeceğimiz bol güneşli az sulanan yerlere rahatlıkla dikilebileceğimizden bahsediyordu...

Konuyla ilgili haberin detaylarına Pantone'deki sayfasından ulaşabilir, önceki yıllardaki renk tercihlerine de bakabilirsiniz.

Pantone'ye uğramışken, 2008 bahar modası için belirlenen en gözde on rengin tanıtıldığı, daha iç açıcı gözüken Pantone 2008 Baharı Moda Renklerini de görmeden geçmemenizi öneririm.

2007'nin rengi ise, Chili Pepper'dı.

2008 Takviminiz Hazır Mı?


2008 calendars; print, cut, fold and glue… kıvamında; takvim hazırlamak için eğlenceli alternatif önerilerim var.

Kolayca çıktı alıp, kesip, yapıştırarak; masa üstü takvimi, monitör kenarı takvimi gibi farklı alanlarda bu hazır takvimleri kullanabiliyoruz.

Bu önerilerin arasında, Dodecahedron, yani 12 pentagon şeklinden oluşan, futbol topunu andıran bir takvim de var ki; ofiste masa üstlerinde durmaktan çok havalarda uçarak oyuncak olarak kullanılan, her yıl defalarca print edip yerlerine yenisini koymamıza rağmen nasıl olup da kaybolduklarını anlayamadığımız takvimlerden de biri ve bu yılki favorimiz olmayı sürdürmeye devam edecek gibi gözüküyor, yanına eklediğimiz sevimli cardboy takvimiyle beraber.

del.icio.us/flynxs/calendar başlığından, 2008 takvimleri için işaretlediğim değişik takvim örneklerinin bağlantılarına ulaşabilirsiniz.

Geçen yıl 2007 calendars - takvimin hazır mı? başlığında aktardığım takvim önerilerimin bağlantılarının da çoğu çalışıyor, o sitelerde takvimlerin 2008 versiyonları da var, onlardan da istifade edebilirsiniz.

Sadece büyükler için değil, ayrıca, bu tür takvimler hazırlamak; hayal güçlerini kullanma, el becerilerini geliştirmek için, çocukların zihinsel gelişimlerinde yararlı olacak keyifli paylaşımlara sebep vermeleriyle de değerlendirilebilir...

budundesign wallpaper

Dip not: Minik bir tatil arası veriyorum bloguma, 24 Aralık'a kadar yeni bir yazı yayımlamıyor olacağım. O zamana kadar önceki yazılarıma bakabilir, yandaki 'rastgele yazı göstergeci'mizle blogum içinde minik keşiflere çıkabilirsiniz. Ya da gezintinizi
del.icio.us/Flynxs altından, ilgimi çekip de sakladığım bağlantılarda veya blogumdaki 'keşfetmek için bak' bölümünde paylaştığım bloglarda sürdürebilirsiniz. Blograzzi/Flynxs'e uğrayıp, blogum hakkında fikirlerinizi not düşmek isterseniz, bunu da memnuniyetle karşılarım. Sevgiler...

Pablo Lobato, Marta Antelo, AGM


Pablo Lobato


Marta Antelo

Bu eğlenceli illüstrasyonların sahipleri Pablo Lobato ve Marta Antelo. Onlar, AGM (Anna Goodson Management) bünyesindeki başarılı sanatçılardan sadece ikisi ve diğerleri de görülesi...

Adobe Design Achievement Awards



Adobe - Education: 2007 Adobe Design Achievement Awards, Illustration winner: Jörg Block.

İllüstrasyon, fotoğraf, animasyon gibi pek çok farklı kategoride düzenlenen yarışmanın sonuçları, görülesi.

Bu yıl da ikincisi düzenlenecek ve Mayıs'a kadar başvurular kabul edilecek. Detaylar, katılım şartları sayfasında.

LEGO Digital Designer


LEGO Digital Designer; Pazar kahvaltısı sonrası, sadece denemek için başına oturup, kurcalarken zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığımız, yeni keşfettiğim eğlenceli zamazingolardan biri. Free ve ayrıca Mac, Pc üzerinde çalıştırmaya da müsait.

Evet, bildiğimiz Legoların dijital ortamdaki versiyonları. Şimdilik 763 farklı Lego ile, piksellerden şehirler yaptığımız gibi bir heyecanla, dünyalar yaratıyoruz...

Aşk-ı Hürrem, Can Atilla



Aşk-ı Hürrem, yakın zamanda çıkan, yine birbirinden güzel parçaların yer aldığı, son Can Atilla albümü.

Can Atilla müziklerini uzun süredir zevkle takip edip, ilham verici etkilerinden istifade ettiğimden daha önce de bahsetmiştim. Aşk-ı Hürrem de, etkileyici müzikleriyle, arşivimdeki yerini aldı.
Can Atilla, "Cariyeler ve Geceler" ve "1453, Sultanlar Aşkına" albümlerinin fantastik Osmanlı üçlemesinin üçüncü, final albümü olan ''Aşk-ı Hürrem''de, notalarıyla hayal dünyamızı aralıyor ve "O zamanlar başka bir müzik vardı, bilmek imkansız ama hayal edebiliriz…." sözleriyle dinleyiciyi bu kez de Kanuni Sultan Süleyman dönemine götürüyor. Osmanlı'nın en güçlü ve en tehlikeli kadını Hürrem Sultan ve Kanuni 'nin yanı sıra Barbaros, Mimar Sinan, Piri Reis gibi tarihsel kahramanları da sanatıyla anıyor.

Albümün ilk video klibi 3-D animasyon olarak yine yönetmen Uğur Erbaş tarafından ''Aşk-ı Hürrem'' isimli şarkının radio edit versiyonuna çekildi. ''Aşk-ı Hürrem'' şarkısını Saraybosnalı ünlü pop yıldızı Lejla Jusic ve Ayça Dönmez seslendirdi. Klipte Hürrem Sultan'ı, Brezilyalı manken Carime Bitar canlandırdı.
Aşk-ı Hürrem'deki her bir parçadan ayrı ayrı söz etmek istiyorum ama burada yerim dar. O yüzden albümden seçtiğim, en beğendiklerimden diyebileceğim birkaç parçayı [Aşk-ı Hürrem (Radio Edit), Rodos Korsanları, Mahidevran, Barbarosa - Denizlerin Efendisi], dinleyebilmeniz için Odeo'daki alanıma aktardım. Böylece siz hem Aşk-ı Hürrem'deki enfes müziklerin tadını keşfedin, hem de hafta sonu müziğimiz olarak burada yer almış olsunlar. Albümdeki, Mahidevran'a özellikle dikkatinizi çekmek isterim; art arda dinlemekten kendimi alamadıklarımdan biri.

Mahidevran-ODEO

www.canatilla.com'da; sanatçı ve eserleriyle ilgili detaylı bilgiye ulaşmak mümkün. Aşk-ı Hürrem'deki parçaların öyküleri de, bunların arasında...


Aşk-ı Hürrem parçasının videosu, bu gönderiyi yayımladığımda henüz ulaşılabilir değildi, o yüzden şimdi ekliyorum.

Uğur Erbaş tarafından hazırlanan Aşk-ı Hürrem videosu, diğer işleri gibi gayet başarılı. Kendisinin ugurerbas.blogspot.com altında bir de blogu var, zamanında ilgiyle takip ediyor olduğum. Fakat şimdilerde pek güncellenmiyor, güncellenmesini ve projelerini detaylarıyla blogundan izleyebilmeyi istiyoruz!

[Yazı, 15 Aralık'ta yayımlanmış, video ilave edilerek 24 Aralık'ta editlenmiştir.]

2008 Yemek Başkenti, İstanbul

New York Times gazetesinde, 2008 yılında mutlaka gidilmesi gerekli yerler sıralamasında İstanbul; zengin yemek kültürüyle ilk sırada, Yemek Başkenti olarak gösterildi.

CafeFernando blogunun sahibi
Cenk Sönmezsoy'un önerileriyle tanıtılan İstanbul; “Son yemeğin olacağını bilseydin, İstanbul’da ne yerdin?” sorusu üzerine verdiği Çiya cevabıyla da, yemek kültürüne örnek, güzel mekânlarından birinin ismini dünyaya duyurmuş olarak New York Times'da yer bulmuş oldu.

Bu güzel haberi sevinçle karşıladım ve gurur duydum. İstanbul'un ve beğenerek gittiğim mekânlardan biri, Çiya'nın isminin bu fırsatla dünyaya duyurulmuş olması da çok hoşuma gitti. Fakat ülke gündemi içinde, böyle güzel bir haberin medyada minik bir yer bularak geçiştirilmiş olmasına üzüldüğümden, burada altını önemle çizerek bir kez daha aktarmış olmak istedim.
İstanbul, 2008 Yemek Başkenti; 2010 Dünya Başkenti olacak ama, buna hazırlık yeterli mi, tanıtım fırsatı olarak değerlendirilebilecek mi, tartışılır. Umarım, en iyi şekilde değerlendirilebilir.

Matt Gross kaleminden, New York Times'daki Foodie Destination Istanbul Cultures Meet at the Dinner Table yazısını ve Cenk'in, blogunda 'Son Yemeğim' başlıklı yazısında da aktardığı, bu güzel gelişmeyle ilgili detayları, mutlaka okumanızı öneririm.

2008 yılında 'yemek yemeye' İstanbul'a, önerisine yazıda; 'macera yaşamaya' Grönland'e, 'hesaplı tatile' Arjantin'e, 'aile olarak dünyayı tanımaya' Afrika'ya, 'lüks tatile' Moskova'ya, 'parti yapmaya' Dubai'ye, 'kültür tatiline' Berlin'e davet önerileri eşlik ediyor...

Ülkemizde blog yazarlarına nasıl yaklaşıldığına, geçen günlerde taze bir örnekle tanık olmuş ve tavır göstermiştik. Bu fırsatla, b
ir 'blog yazarı'nın önerilerinin bir gazete için dünyadaki önemine, dikkatinizi çekmek istiyorum. Yoksa Siz De Blogların İletişimdeki Önemine İnanmayanlardan Mısınız hâlâ?

Keyifle yenilmiş, güzel bir yemek gibisi yoktur. Çiya ve özel mantarlı pilavıyla Gelik'ten karışık bir menü isterdim ben. Ne dersiniz? Peki siz,
son yemeğiniz olacağını bilseydiniz, İstanbul’da ne yerdiniz?

Teşekkürler, Cenk...

Tipitip



Tipitip sakızları,
çocukluğumu çağrıştıran eğlenceli detaylardan biri benim için. Bir markette karşıma çıktığında eski bir dostla karşılaşmış olmak gibi bir tad duyumsayarak, şimdi bile denk geldikçe Tipitip sakızlarını almaya çalışıyorum.

Küçükken, sakızların içinden çıkan ünlü resimleri, uçak ya da araba resimlerini, futbolcu kartları biriktirme gibi huylarınız var mıydı bilmiyorum ama, ben, Tipitip sakızlarını ve karikatürlerini severdim. Hatta güzel de bir karikatür koleksiyonu sahibi olmuştum. Maalesef bu günlere kalamadı.

Ama, Tipitip karikatürleri koleksiyonunu bu günlere kadar muhafaza edebilmiş biri var, Ters Meditasyon'dan Devrim. Koleksiyonunu mümkünse dijital ortama aktarmasını istemiştim,
bir dizi karikatürü zahmet edip aktarmış. Bu eğlenceli fırsatı yarattığın için teşekkürler, Devrim.

Tipitip koleksiyonundaki parçalara bakarken, belki de o Tipitip karikatürlerini ilk gördüğünüz zamanı anımsayacak ve zihninizin derinliklerine minik bir yolculuğa çıkacaksınız. Hafızanızın gücünü test etmek için de iyi bir fırsat.

Ters Meditasyon'da 'Tipitip' başlığından karikatürlere ulaşabilirsiniz.

İlgili linkler: Wikipedia 'Tipitip', Milliyet 'Tipitip 30 Yaşını Devirdi'.

The Gum Thief

Douglas Coupland, kitapları ve diğer yaratıcı çalışmalarıyla beğenerek takip ettiğim sanatçılardan. Onu, 'Komadaki Sevgilim', 'X Kuşağı' kitaplarından tanıyorsunuzdur.

Yakın zamanda çıkan yeni kitabı 'The Gum Thief'in
promosyonu için hazırlanmış YouTube'daki videoları, fikri ve animasyon kalitesiyle gayet başarılılar.

The Gum Thief by Douglas Coupland: Bethany, Part 1, Part 2, Part 3 olarak, Youtube'daki videolar üç parçadan oluşuyor. Üç video burada fazla yer kaplayacağından ben sadece ilkini buraya, alta alıyorum, diğerlerini bağlantılara tıklayarak izleyebilirsiniz, ki rahat bir zamanınızda izleyin mutlaka.


The Gum Thief by Douglas Coupland: Bethany, Part 1

Douglas Coupland, çok yönlü bir sanatçı. Web sayfasından diğer eserlerini de görebilirsiniz, uğramışken özellikle beğendiklerimden 'Art' başlığındaki
legolardan yarattığı dünya 'Super City' enstalasyonunu ve tasarım nesnelerine getirdiği boyutla 'Canada House'u da görmeden geçmemenizi öneririm. İlham verici etkilerinden oldukça istifade edeceğinize eminim.

Peki, kitap tanıtımı için böyle videolar hazırlanmış olması fikri sizi şaşırtıyor mu? Ne dersiniz, güzel olmamış mı?

İlgili linkler: Amazon-The Gum Thief. Wikipedia-The Gum Thief, Douglas Coupland.

Eskiyi Aratan Yeniler, Suhulet



Anımsarsınız geçen yıl '
Haydi İstanbul Vapurunu Seç' kampanyası ile, modern teknolojinin imkânlarına sahip, fakat diğer yandan da İstanbul'un tarihi dokusuna uygun yeni vapur tasarımlarına, maketlerden görerek oy vermiştik.

Bugün, Sirkeci-Harem arasını 8 dakikada alacak olan arabalı vapur ''Suhulet'' törenle hizmete girdi. Üstteki görsellerde yeni ve eski hâllerini görüyoruz. Beğendiniz mi bilemiyorum ama, ben pek hoşlandığımı söyleyemeyeceğim.

Yeniler, eskiyi aratmamalı. Bunu neden mi söylüyorum? Yeni arabalı vapurumuzda, sizce de bir şeyler eksik görünmüyor mu?

Karakter. Evet, karakteristik özelliklerden yoksun hâliyle Suhulet,
İstanbul'un tarihi dokusuna uygun olmaktan çok, estetik yoksunu mühendislik ürünü görünümüyle; İstanbul'un tarihi siluetine yakışmayan cam giydirilmiş o soğuk yüksek binalarına yakışıyor daha çok. İstanbul gibi bir kent, görsel imajıyla, bu kadar karmaşık mesajlar vermemeli.

İstanbul'un gökdelenlerine yakışacak vapurlar yapmak mıydı yoksa niyet?

TDK, Suhulet'in; kolaylık, yumşaklık, naziklik, uygun ortam anlamlarına geldiğini söylüyor. Sahip olduğu donanım, teknolojiyle İstanbul'un trafiğini hafifletecek olsa da,
yeni arabalı vapurlarımızdan ilkinin, görünümüyle; verilen isminin, yumuşaklık, naziklik anlamlarını pek de karşılayabildiği söylenemez.

Web tasarımında, sivri köşeler ovalleştirilmeye böylece daha yumuşak, göze hoş gözükmesi sağlanmaya çalışılır. Bu hâliyle Suhulet, tasarım nesnesi olarak biraz rötuşa ihtiyacı varmış gibi durmuyor mu sizce de?

Yoksa Siz De Blogların İletişimdeki Önemine İnanmayanlardan Mısınız?

İnternet ortamı iletişim aracı olarak ne kadar etkili? Moda üslûpla söyleyelim: Blog’lar, Facebook’lar falan yânı(!)... Internet yazarlığı falan yânı(!)...

...blogları kullanarak kurumsal ya da bireysel iletişimin yönetilebileceğini iddia eden ‘trendy’ arkadaşlara da inanmıyorum; ürünleri bu yolla pazarlayacağını ileri süren iletişim ‘sihirbazlarına’ da...
Bu satırlar maalesef, Ali Saydam'ın 'Benim ‘blog’um da yok Facebook üyeliğim de!', yazısından.

Blogların, Facebook'un daha doğrusu İnternetin, bir mecra olarak ötelenmeye çalışıldığı böylesi yaklaşımlardan rahatsızım. Bir de sahip olduğu sıfatla değerli insanlar böyle tavırlar içinde bulununca daha da çok üzülüyorum.

Ali Saydam'ın yazısında; herkes bir Facebook yazısı yazıyorken, ben de muhalif bir Facebook yazısı yazayım mıydı niyet, yoksa kendisinin de
...‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum...
diyerek belirttiği gibi, elde etraflı bir done olmadan, sırf son zamanlardaki magazin programlarına yansıyan Facebook çılgınlığı(!) etkisinden rahatsız olarak yazmış olduğu bir yorum muydu, bilemiyoruz.

Ama,
Ali Saydam'ın kim olduğunu ve bulunduğu noktayı biliyoruz. O yüzden de, bu talihsiz değerlendirme, onun gibi birine hiç yakışmıyor, maalesef, diye düşünmekten de kendimizi alamıyoruz. İlerleyen dönemde edineceği daha etraflı bilgiyle, mevzuya şimdi getirmiş olduğu bu yorumdan nasıl döneceğini, merak ediyorum.

Kaliteli blog içeriklerinin; paylaşım esasıyla ve bir takım çevrelere sevimli gözükme kaygılarından uzak,
özgürce üretildiğini biliyoruz. Takip ettiğim bloglar arasında, birçok gazete köşe yazarının sunabildiği performansı solda sıfır bırakacak kalitede olanları var.

İnternet yazarı sıfatıyla yayın yapan blogların gücünün bu şekilde azımsanmasını, bir kısım medya mensubunun ürktüğü yeni bir rekabet unsurundan kaçınma çabası, ya da daha iyi niyetli bir yaklaşımla,
bir mecra olarak internetin hâlâ yeterince tanınamamış, doğru algılanamamış olmasına bağlıyorum.

Tanımadıklarınızla konuşmayın, sıkı giyinip ailenizle dolaşın”, diyen; çıkardıkları kanunlar ve uygulama şekliyle internet kötü, pis, sakınılacak bir yermiş de korunmak için tek elden sansür en güvenilir yolmuş dayatması getiren; internet’in gerçekliğinden bu kadar uzak yöneticilerin olduğu bir ülkede; algılama yönetimi, iletişim dersleri verecek seviyede olanların da böyle yorumlar yapmasına şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum(!) ama, rahatsızım.

Televizyon, telefon icat edildiğinde de, bunları kim evinde kullanmak ister ki, gibi şeyler söylenmişti. Ama bakın günümüzde nasıl bir seviyeye ulaşmış durumdayız. Bloglar ve internet üzerine kulaktan dolma bilgilerle ahkâm kesmek de, biraz da fark etmeden kendini böyle bir konuma sokmaya neden olmuyor mu sizce de?
İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor.
diyor, sayın Ali Saydam, yazısında. Oysa insanlar, bir ürünü tercih etmeden önce, kullanıcı deneyimlerinden istifade etmek için internet üzerinde araştırma yapıyor, bloglar, forumlardaki yorumları okuyorlar.

İster sürekli takipçilerim, isterse arama motorlarından konuyla ilgili gelen ziyaretçiler olsun,
rahatsızlıklarımdan söz ettiğim yazılar kadar, pozitif bir mesaj ilettiğim yazılarımdan da bu etkiyi gözlemleyebiliyorum. Blogunda paylaşmış, O memnunsa, ben de kullanayım, memnun kalırım diye düşünüyor insanlar ve iletişim kurarak fikir edinmek istiyorlar.

Yakından, kendi blogum üzerinden birkaç örnek; paylaştığım Fako deneyimi, Lipton, Termofor, Powerturk.tv yazılarımdan sonra aldığım geri dönüşler, benim için bunun basit somut bir kanıtı.

En cezbedici reklamdansa tüketiciler, diğer tüketicilerin tavsiyelerine inanıyorlar. Sonuçlar, %80 oranında bunun böyle olduğunu gösteriyor. Durum böyleyken, peki ilk ağızdan yorumların aktarıldığı, paylaşıldığı blogların varlığını, azımsamak niye?

Aksine, internet ortamında pozitif mesajlar ilgi görüyor ve kulaktan kulağa yayılıyorlar!

Dünyanın en eski pazarlama yöntemi olan “ağızdan ağıza pazarlama” (WOM), bunun farkına varanlarca kullanılıyor ve bir strateji olarak diğer yöntemlerle kıyaslandığında
ölçülebilir sonuçlar 'WOM marketing'in farkını ortaya çıkarıyor.

İnternet medyasının gücünü azımsamak; reklam bütçelerini kabarık tutmak için eski bildik yöntemlere bir dönem daha tutunabilmek çabasıdır ancak, diye düşünüyorum. Yoksa sanmıyorum ki b
logların iletişimdeki önemine inanmayan reklamcılar, bu zamanın insanları olabilsinler!

Osman S Börütecene'nin, Ali Saydam'dan Sürpriz Bir İnternet Yaklaşımı, başlıklı güzel yazısına uzun bir yorum bırakmaktansa, bir 'internet yazarı' olarak kendi blogumda konudan bahsedip, altını bir kez daha çizmek istedim.

Blogun Hayatımızdaki Yeri, yazımda belirttiğim gibi;
Türkçe içerikli, kaliteli blogların varlığını önemsiyorum. Türkçe Yazım Kuralları'na dikkat eden, düzgün içerikli blogların sayısının çoğaldığını görmek istiyorum.

Düşüncelerinizi rahatça aktaracağınız, iletişim, paylaşım platformu olarak kullanacağınız bir blog sahibi olun ve bilgi, deneyimlerinizi aktararak siz de arkanızda kalıcı, güzel bir iz bırakın.

Yoksa siz de blogların iletişimdeki önemine inanmayanlardan mısınız?

WWF: Family happiness



WWF için hazırlanmış, Ogilvy Stockholm imzalı sade, güzel bir reklam.

Creative Director: Bjorn Stahl. Art Director: Kaerstin Engberg. Copywriter: Bjrn Persson. Country : Poland

WWF-Türkiye'de neler oluyor derseniz; WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) 2008 yılı ajandası, küresel iklim değişikliğinin tehlikeli boyutlara varmasını önlemek için yaşam biçimlerimizde yapabileceğimiz değişikliklere dikkat çekiyor.

WWF-Türkiye ofisinden temin edebileceğiniz, WWF-Türkiye’nin 2008 yılı ajandası ile dikkatinizin tüm yıl doğayı korumak üzerinde olmasını sağlayabilirsiniz.

Ayrıca WWF-Türkiye, şehir şebekelerindeki su kayıplarını azaltmak için "contahareketi" isminde yeni bir duyarlılık kampanyası başlattı.

Belediye başkanlarını su şebekelerini onarmaya çağıran bu kampanyaya katılabilir, detayları ve neler yapabileceğinizi
contahareketi.org 'dan öğrenebilirsiniz.

In the Beginning, Happy

VFS, Vancouver Film School'dan iki ilgi çekici, yaratıcı animasyon örneği.

Bu eğlenceli animasyonlardan ilki,
bir yerlerlerden aşina olduğunuzu fark edeceğiniz müzikler eşliğinde, sevimli canavarların macerasını izleyeceğimiz In the Beginning.



Korkudan titreyerek(!) izlediğimiz ilk animasyonun ardından, ikincisi ise, Happy. Morali bozuk arkadaşını biraz gülümsetebilmek için yapmadığını bırakmayan dijital karakterimizin, başta, ne yapsam diye düşünürken bulduğu fikirle attığı çığlığa bayıldım.



Konuyla ilgisiz bir dip not: Dikkat ettiniz mi, Alexa'da, kendi alan adı üzerinden yayın yapmayan free blogların 'site info' bilgilerini giremiyorduk (
Blogger'da alan adı uzantılı mail adresimiz, ne de info.txt dosyasını sitenin kök dizininde gösterecek bir yapı olmadığı için). Ama şimdi, Blogger kendi adresiyle Alexa'daki bu bilgi kısmını doldurmuş?!

Evet, bu şekilde sitelerin Alexa'da tanımlanması avantaj sağlıyor ama, peki bu durumda blog sahibi biz değil de Blogger mı olmuş oluyor?! Öyleyse sorumluluk Blogger'da demektir, istediğimi yaparım blogumda, eğer 5651 sayılı yasaya aykırı kabul edilirse de, tüm Blogger blogları kapanır, diye düşünebilir miyiz?!

Blog'un Hayatımızdaki Yeri [mim]


'Blogun Hayatımızdaki Yeri' konulu, röportaj kıvamında bir mim dalgası başlatmış, MaFİAMaX* blog.
1-) Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
2-) Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
3-) Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
4-) Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
5-) Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Sevgili Artemis*, cevap bekleyen bu soruları yanıtlayıp, benim de blog sahillerime doğru göndermiş, mim dalgasını.

Yanıt verdikten sonra, zinciri kırmamak için başka bloglara yönlendirmem gerekiyor. Önce kendi cevaplarımı yazıp, bir platform olarak blogların önemine değineceğim. Sonra da 'blogunuzun, hayatınızdaki yeri nedir?', diyerek pasladığım blogları yazacağım...

1.Blog yazmaya ilk defa, 2004'te; forumların devamı olarak yazılarımı bir arada tutmuş olmak ve istifade ettiğim şeyleri not düşmek için başladım.

2005'te, ilk Türkçe reklamblog'unda, şimdikine benzer bir formatta ve başka sitelerde yazıyordum. Sonrasında Flynxs'i düzenleyip, tasarım, reklam ağırlıklı ama, yelpaze aralığını biraz daha geniş tutarak, etkilenimlerimi not düşmeye başladım, devam ediyorum.

2. Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide, fakat bu içimden geldiği gibi yazmama da engel olmuyor. Sonuçta mevzuyu blogumun genel temasına bir şekilde bağlıyorum, ki genel tema da zaten, etkilenimlerimden oluşuyor.

Yaratıcı sürecimi destekleyen, avladığım ilham noktacıkları ve biriktirdiğim bilgi parçacıklarını; ben istifade ettim, başkalarının da işine yarayabilir diye ve ileride, geriye dönüp baktığımda; şu zamanda şunu kullanarak şunu yapmıştım, diye anımsamak için not düşüyorum.

3. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat etmem gerekmiyor. Öyle olmasaydı devam edemezdim.

Yazılarımı çoğunlukla, bir seferde oturup yazmıyorum; fırsat bulduğum aralarda parça parça yazıp, tamamlanınca kontrol edip yayımlıyorum. Bu, blog içeriğindeki sürekliliği sağlamamı kolaylaştırıyor.

4. Bloguma ve ziyaretçilerine, imkânım dahilinde özen gösteriyorum. Blog'un devamlılığı için bir stres duyumsamıyorum.

Evet, blogumla ilgilenildiğini, takip edildiğini görmek hoşuma gidiyor, ama sırf bu ilginin varlığını korumak ya da sayısını/derecesini artırmak gibi bir endişem de yok. Hani öyle olmasa, bir sonraki yazıda ne yazacağım, yazıların arasını fazla açmayayım gibi kaygılar, zamanla ömür törpüsü hâline dönüşebilirdi.

Bu rahatlığım; bloguma yaklaşımımla ilgili.
İşim gücüm blog değil, keyfi bir uğraş. İstifade edildiğini görmek de en sevindirici getirisi, şimdilik.

5. Blog yazmayı, zaman ayırabildiğim ve canım yerine başka bir şey koymayı isteyene kadar sürdüreceğimi düşünüyorum. Her an her şey olabilir!

Bloglar, kişilerin kendi alanlarında rahatça düşüncelerini yansıtabilmeleri ve bu doğrultuda bağlantılar kurabilmelerine fırsat veriyor olmasıyla, iletişim, etkileşime açık; farklı kullanımlara müsait, işlevsel platformlar.

Forumlar, mail grupları sonrası, blogların da varlığıyla internette, rahat bilgi akışı için zeminler yaratılabildiğinden; daha çok kaliteli içerik üreten blog olması, bilgiye erişimi daha da kolaylaştıracaktır, diye düşünüyorum.

Yazmak için deneyimlemiş olmamız ya da düşünce sürecinden geçen bilgileri sıraya dizmemiz gerekiyor. Sırf özenli bir üslûpla bunu yapmak için göstereceğimiz gayret bile; düşünce süreçlerimize hakim olmamızı, aktardığımız her ne ise onu daha da idrak etmemizi, etraflıca görmemizi sağladığından, çok önemli.

Yazıp, çizerek bir şeyler üzerinde düşünmenin yararı, okuldayken aşılanan en etkili öğrenme metodu.

K
ullandığımız lisana ne kadar hâkimsek; duygu, düşüncelerimizi de karşı tarafa o kadar rahat aktarabiliyoruz.

Yazmak, beynimizde daha çok bağlantı kurma şansını artırdığından, bilgilerin uzun süreli hafızada yer etmesini sağlıyor, pekiştiriyor.

Zihni canlı tutmanın bir yolu olarak da blogları, yazma deneyiminiz ve gelişimini sağlamak için kullanabileceğinizi, söyleyebilirim.


National Geographic'te, Kasım 2007'nin konularından biri de Hafıza idi. Görsel, işitsel hafıza süreçlerinin, beynin hangi bölümlerini nasıl aktiflediğini diyagramlar, multimedya sunumlarıyla görebileceğiniz online Bellek Haritası sayfasına, müsait bir zamanınızda bakmanızı öneririm. Zihnin işleyişinin farkına varacağınız minik bir yolculuk, sizi bekliyor olacak.

Türkçe içerikli, kaliteli blogların varlığını önemsiyorum. Türkçe Yazım Kuralları'na dikkat eden, düzgün içerikli blogların sayısının çoğaldığını görmek istiyorum.

'Blogun, Hayatımızdaki Yeri', mim pasını crazyabouthome, devletsah, karalamadefteri, muratbuyurgan, followthefever, burcinindenemeleri, isitmekaybi, buzcevheri, geldik.biz, compir bloglarına gönderiyorum.

Fakat tabii ki, katılımınız keyfi ve sadece benim seçtiğim bloglarla sınırlı değil, mevzuyu istediğiniz gibi eğip bükerek blogunuzda da konu edip, düşüncelerini aktarabilirsiniz.
Blogunuzun, hayatınızdaki yeri nedir?

[*: teşekkürler...]

Kitap Önerileri[(m)iz]

'İdeefixe, Sanal Kitap Fuarı, Tercihler' yazım sonrası, hangi kitapları aldığım ya da ne önerebileceğim, gibi iletiler alıyordum. Hazır fuar ve indirimleri de sürerken, yakın zamanda okuduğum kitaplardan birkaçını not düşeyim, istedim. Umarım yardımı olur.



Alain Weil, Grafik Tasarım. Ron Burnett, İmgeler Nasıl Düşünür? Emre Becer, Modern Sanat ve Yeni Tipografi. Clive Cussler, Jack Du Brul İskelet Sahili. Patrick Barclay, Jose Mourinho, Başarının Anatomisi.

Siz de, yeni okuduklarınızı ya da bu kitabı okuma fırsatını kaçırmayın, dediklerinizi yorum olarak not düşerek ilave ederseniz,
eminim önerileri[(m)iz]den birçok istifade eden olacaktır.

New York'tan Gerçek Sonbahar Yaprakları



Yakın zamanda aldığım, fikri ve uygulamasıyla güzel hediyelerden biri; adıma dikilecek olan fidanların sertifikasının da içinde bulunduğu, bir kutu dolusu kurumuş sonbahar yaprağıydı.

Üstteki görselde yer alan bir kutu dolusu sonbahar yaprağı ise, New York'tan.

Scott Amron, Amron Expermental'da, dieelectric.org gibi hayata geçirdiği enteresan fikirlerin, yaratıcı ürünlerin arasına, isteyenlere New York'taki ağaçların yapraklarından göndermeyi de eklemiş. Detaylar, DEAD LEAVES başlığında.

İyi bir fikir. Pazarlama taktiklerine, akıllı girişimcilere ilham kaynağı olmaya da müsait. Ne dersiniz, sizce de öyle değil mi? Dört mevsim yaşanan bir ülkede yaşıyoruz...

Honda: Music


Honda: Music

Dünyada en aşina olduğumuz, mırıldandığımız müziklerden biri üzerinde, HONDA için, DENTSU tarafından hazırlanmış hoş bir reklam.

Müziğin akıcılığında ilerleyen görüntüler, müziğin vurgusu yanında biraz yetersiz kalmış gibi gözükse de, fikriyle yine güzel bir Honda reklamıyla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

Bu fırsatla müzik kullanımıyla dikkat çekici başka bir Honda reklamını da anımsamış olalım. Cannes 2006 Gold ödüllü, Honda-Choir reklamı; araba seslerinin bir koro tarafından seslendirilmesinden oluşuyordu.


Honda Ad - The Power of Dreams.

Retrospektif Bir Yolculuk, Record Envelope



Eski plak kapakları, kayıt zarflarından oluşan harika bir koleksiyon hazırlamış Kavel Rafferty, record envelope altında.

Böyle bir kaynak keşfetmiş olmanın heyecanıyla, hayli vakit geçirdim sayfaları arasında. Grafik öğelerin kullanılışı, yaratıcılık, kayıt stüdyolarının kimliğinden hazırlandıkları dönemin dokusuna kadar, retrospektif bir yolculuğa çıkmak için siz de kendinize rahat bir zaman ayarlayıp, bu görülesi ilham kaynağında keşfe çıkmayı geciktirmeyin.

Apple Store Poster




Üstteki görselde, bir metro girişinde yer alan; New York, 14. caddedeki Apple Store'u işaret eden bir posteri görüyoruz.


İlanın konumu ve konumuna göre hedefe yönelik hazırlanmış sade, fakat mesajını başarıyla ileten tasarımı güzel, dikkat çekici bir örnek olduğu için hoşuma gitti, buraya da almak istedim. Tam da, yakın zamanda MarketingMa'da Alper Akcan'ın aktardığı güzel
Apple Store deneyimi yazısı üzerine.

Alper Akcan yazısında, Apple Store'da tüm ürünlerin, müşterinin fonksiyonlarını rahatça deneyebilmesi için kullanıma açık; personelin ise çözüme-sonuca odaklı yaklaşımının etkisinden bahsediyordu.


Apple'ın farkını, mağazalarında nasıl hissedebiliyorsak; 'metroyu mu kullanacaksınız, biz de 14. caddedeyiz' diyerek, hedefini bulacak şekilde yormadan, akıl karıştırmadan ilettiği mesajını gördüğümüz üstteki bölgesel ilanında da, o farkı görebiliyoruz.

Evet, marka olmak, büyük marka olmak kolay değil.
Fakat bilinç, vizyon ve istikrarlı gelişmek için, bu uygulamalar, yani büyük markaların tavırları, değerlendirmesini bilecekler için iyi birer ders aslında...

Apple Store posteri, ilgiyle takip ettiğim Michael Surtees'in designnotes.info'da keyifle aktardığı, kendi deneyiminden.
Onu ve MarketingMa'daki yazıyı okumadan geçmemenizi öneririm.

Takayuki Senzaki



Takayuki Senzaki;
geleneksel desenleri ve Japon origami sanatını göz alıcı şekilde kullanan başarılı bir tasarımcı.

Origami ve
mekâna ayrı bir ruh katan motiflerle duvar, pencerelerin yaratıcı dokunuşlarla bürünmesi ilgimi çektiği için, Takayuki Senzaki'nin aydınlatma ve gölge oyunlarıyla birleştirerek yarattığı enstalasyonları yanında dekoratif diğer uygulamalarından da hoşlandım.

Takayuki Senzaki hakkında web sayfası üzerinden bilgi edinilip çalışmaları görülebileceği gibi, pingmag.jp'deki Takayuki Senzaki’s Magical Origami yazısı altından da, başka detaylara ulaşılabilir.
pingmag'e uğramışken, isterseniz renkli Tokyo Design Week 2007'den izlenimler de edinebilirsiniz...

Human Tetris

Alttaki videoyla, gülümseyerek güne başladım.

Görüntüler, Japon televizyonlarından eğlenceli bir yarışmaya ait. Tetris mantığında, üzerinde şekiller olan bloklar; eğer bedenleriyle o şeklin formunu alıp blokları aşmazlarsa arkalarındaki suya düşecek olan yarışmacıların üzerlerine geliyor...



Haftanın ilk çalışma gününe, böyle bir başlangıç iyi gelebilir. İlginizi çektiyse, Choi Hong Man In A Tight Spot'tan diğerlerini de izleyebilirsiniz.

Aralık Ay Takvimi, Shostakovich


Aralık 2007, Ay evreleri takvimimiz; Dolunay'ın 24 Aralık'a denk geleceğini gösteriyor. Ne güzel! Tam da, bayram tatili sonrası ilk iş günü. Hareketli günlere yüksek bir enerjiyle kolayca uyum sağlanabileceğinin habercisi olarak da görülebilir, bu.

Hafta sonunda birkaç saat için ofise geçmeye üşendiğimden,
gece Shostakovich müzikleri eşliğinde, çizdiğim taslaklarımı bilgisayara aktarmakla uğraştım biraz.

Shostakovich müziklerini çalışırken dinlemeyi seviyorum. Odaklanıp, işimi daha hızlı yapmamda yardımcı olan 'Shostakovich - Symphony No. 10 in E minor, Op. 93 - II. Allegro'yu, Odeo üzerindeki alanıma ekleyip buraya aldım hemen. Dinleyin, bakalım sizi de kanatlandıracak(!) mı?

Hatta,
powered by ODEO
'Shostakovich - Symphony No. 10 - E minor, Opus. 93 - II. Allegro' yanına bir de
powered by ODEO 'Shostakovich - Symphony No. 06 - B minor, Opus. 54 - III. Presto' da ekledim; aynı zamanda burada bize hafta sonu müziği olarak da eşlik etmiş olsunlar.

Sabah, pencereme vuran yağmur sesiyle uyandım. Güzeldi. Yağmurlu bir hafta sonunda ofise gitmeyecek olmanın da rahatlığıyla, her ay yayımladığım sade görünümlü ay takvimime, bu defa biraz rötuş da yaptım.

Gelen güzel e-postalar sayesinde öğrendim ki, meğer blog takipçilerim arasında benim gibi ay ışığı meraklılarının sayısı hiç de az değilmiş. Hatta bu merak yüzünden blogumu keşfedip, sonra takipçisi olanlar yanında; her ay paylaştığım Ay evreleri takvimlerini hemen bilgisayardaki resim dosyaları arasına ekleyen, desktop image olarak kullanlar bile varmış. Hoşuma gitti.

Ortak ilgi alanlarına, beğenilere sahip insanların; kendileriyle yakın tercihleri olanlarla daha iyi anlaşabileceklerini düşünmeleri, buna göre bir tavır içinde olmaları boşuna değil. Benzer ilgiler, insanlar arasında hoş bağlar kurabiliyor...

Shostakovich (Şostakoviç) ile, klasik müziğe dokunmuşken; onun, bestelediği 15 senfoni ve 15 yaylı çalgılar dörtlüsü ile 20. yüzyılın en büyük ve Bach'a en çok yaklaşan bestecisi olarak kabul edildiğinin de altını çizmiş olalım. Dinlerken, bestelerine yansıyan Sovyet rejiminin karanlık ve acısını duyumsayabiliyorsunuz. 10. senfoni, başarılı döneminin bir başlangıcı olduğu için ayrıca önemli.

Wikipedia-Dmitri Sostakovic başlığı, beethovenlives.net; onunla ilgili detaylar ve diğer klasik müzik örneklerine rahatça erişebilmenin yollarından bazıları.

Bu fırsatla lafı bir kez daha Gary Oldman'a getirmek istiyorum; klasik müzikten söz edip de, Ludwig van Beethoven performansıyla Gary Oldman'a lafı getirmemek olmaz. Immortal Beloved, izlemişsinizdir mutlaka, öyle olmasını umuyorum, değilse bile en azından dailymotion'daki videosunu tadımlık olarak kullanabilirsiniz...