pazarlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pazarlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dinner in the Sky 'Gökyüzünde Yemek'

flynxs Dinner in the Sky gokyuzunde yemek

Yerden yüksekte olmakla ilgili benzer şeyler hisseden fakat, duruma biraz da farklı yaklaşan insanlar olarak geçenlerde,
Dinner in the Sky 'gökyüzünde yemek' konusunda FriendFeed'de konuşuyorduk.

Sonrasında,
Dinner in the Sky organizasyonunun Yolculuk Atölyesi girişimi olarak yakında Türkiye'de de olacağını öğrendim. Organizasyonun web sitesi gokyuzundeyemek.com'da, tarih için Mayıs ayı gösteriliyor.

Bir seansta en fazla yirmi iki kişi oturma kapasitesine sahip olan masa, vinç yerleşimi ve platform konumu müsait olan herhangi bir alana konumlandırılabilecek, platformun altı ise reklam alanı olarak değerlendirilebilecekmiş. Etkili bir reklam alanı olacaktır, özellikle de yaratıcı işlerle bütünleştirilebilirse...

New York Times gazetesinde, 2008 yılında mutlaka gidilmesi gerekli yerler sıralamasında İstanbul; zengin yemek kültürüyle ilk sırada, Yemek Başkenti olarak gösterilmişti. O tadların şimdi böyle bir platformda keşfedilebilecek olması, eşsiz bir deneyim, güzel bir şans olsa gerek.

Dinner in the Sky'ın düşüncesi bile heyecan verici, soluk kesici ama, bilemiyorum denemeye cesaret edebilir miyim? Meselâ, Ortaköy'de boğazın üstünde böyle bir yemek, harika olmaz mıydı, ne dersiniz?

2008 Yemek Başkenti, İstanbul

New York Times gazetesinde, 2008 yılında mutlaka gidilmesi gerekli yerler sıralamasında İstanbul; zengin yemek kültürüyle ilk sırada, Yemek Başkenti olarak gösterildi.

CafeFernando blogunun sahibi
Cenk Sönmezsoy'un önerileriyle tanıtılan İstanbul; “Son yemeğin olacağını bilseydin, İstanbul’da ne yerdin?” sorusu üzerine verdiği Çiya cevabıyla da, yemek kültürüne örnek, güzel mekânlarından birinin ismini dünyaya duyurmuş olarak New York Times'da yer bulmuş oldu.

Bu güzel haberi sevinçle karşıladım ve gurur duydum. İstanbul'un ve beğenerek gittiğim mekânlardan biri, Çiya'nın isminin bu fırsatla dünyaya duyurulmuş olması da çok hoşuma gitti. Fakat ülke gündemi içinde, böyle güzel bir haberin medyada minik bir yer bularak geçiştirilmiş olmasına üzüldüğümden, burada altını önemle çizerek bir kez daha aktarmış olmak istedim.
İstanbul, 2008 Yemek Başkenti; 2010 Dünya Başkenti olacak ama, buna hazırlık yeterli mi, tanıtım fırsatı olarak değerlendirilebilecek mi, tartışılır. Umarım, en iyi şekilde değerlendirilebilir.

Matt Gross kaleminden, New York Times'daki Foodie Destination Istanbul Cultures Meet at the Dinner Table yazısını ve Cenk'in, blogunda 'Son Yemeğim' başlıklı yazısında da aktardığı, bu güzel gelişmeyle ilgili detayları, mutlaka okumanızı öneririm.

2008 yılında 'yemek yemeye' İstanbul'a, önerisine yazıda; 'macera yaşamaya' Grönland'e, 'hesaplı tatile' Arjantin'e, 'aile olarak dünyayı tanımaya' Afrika'ya, 'lüks tatile' Moskova'ya, 'parti yapmaya' Dubai'ye, 'kültür tatiline' Berlin'e davet önerileri eşlik ediyor...

Ülkemizde blog yazarlarına nasıl yaklaşıldığına, geçen günlerde taze bir örnekle tanık olmuş ve tavır göstermiştik. Bu fırsatla, b
ir 'blog yazarı'nın önerilerinin bir gazete için dünyadaki önemine, dikkatinizi çekmek istiyorum. Yoksa Siz De Blogların İletişimdeki Önemine İnanmayanlardan Mısınız hâlâ?

Keyifle yenilmiş, güzel bir yemek gibisi yoktur. Çiya ve özel mantarlı pilavıyla Gelik'ten karışık bir menü isterdim ben. Ne dersiniz? Peki siz,
son yemeğiniz olacağını bilseydiniz, İstanbul’da ne yerdiniz?

Teşekkürler, Cenk...

Yoksa Siz De Blogların İletişimdeki Önemine İnanmayanlardan Mısınız?

İnternet ortamı iletişim aracı olarak ne kadar etkili? Moda üslûpla söyleyelim: Blog’lar, Facebook’lar falan yânı(!)... Internet yazarlığı falan yânı(!)...

...blogları kullanarak kurumsal ya da bireysel iletişimin yönetilebileceğini iddia eden ‘trendy’ arkadaşlara da inanmıyorum; ürünleri bu yolla pazarlayacağını ileri süren iletişim ‘sihirbazlarına’ da...
Bu satırlar maalesef, Ali Saydam'ın 'Benim ‘blog’um da yok Facebook üyeliğim de!', yazısından.

Blogların, Facebook'un daha doğrusu İnternetin, bir mecra olarak ötelenmeye çalışıldığı böylesi yaklaşımlardan rahatsızım. Bir de sahip olduğu sıfatla değerli insanlar böyle tavırlar içinde bulununca daha da çok üzülüyorum.

Ali Saydam'ın yazısında; herkes bir Facebook yazısı yazıyorken, ben de muhalif bir Facebook yazısı yazayım mıydı niyet, yoksa kendisinin de
...‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum...
diyerek belirttiği gibi, elde etraflı bir done olmadan, sırf son zamanlardaki magazin programlarına yansıyan Facebook çılgınlığı(!) etkisinden rahatsız olarak yazmış olduğu bir yorum muydu, bilemiyoruz.

Ama,
Ali Saydam'ın kim olduğunu ve bulunduğu noktayı biliyoruz. O yüzden de, bu talihsiz değerlendirme, onun gibi birine hiç yakışmıyor, maalesef, diye düşünmekten de kendimizi alamıyoruz. İlerleyen dönemde edineceği daha etraflı bilgiyle, mevzuya şimdi getirmiş olduğu bu yorumdan nasıl döneceğini, merak ediyorum.

Kaliteli blog içeriklerinin; paylaşım esasıyla ve bir takım çevrelere sevimli gözükme kaygılarından uzak,
özgürce üretildiğini biliyoruz. Takip ettiğim bloglar arasında, birçok gazete köşe yazarının sunabildiği performansı solda sıfır bırakacak kalitede olanları var.

İnternet yazarı sıfatıyla yayın yapan blogların gücünün bu şekilde azımsanmasını, bir kısım medya mensubunun ürktüğü yeni bir rekabet unsurundan kaçınma çabası, ya da daha iyi niyetli bir yaklaşımla,
bir mecra olarak internetin hâlâ yeterince tanınamamış, doğru algılanamamış olmasına bağlıyorum.

Tanımadıklarınızla konuşmayın, sıkı giyinip ailenizle dolaşın”, diyen; çıkardıkları kanunlar ve uygulama şekliyle internet kötü, pis, sakınılacak bir yermiş de korunmak için tek elden sansür en güvenilir yolmuş dayatması getiren; internet’in gerçekliğinden bu kadar uzak yöneticilerin olduğu bir ülkede; algılama yönetimi, iletişim dersleri verecek seviyede olanların da böyle yorumlar yapmasına şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum(!) ama, rahatsızım.

Televizyon, telefon icat edildiğinde de, bunları kim evinde kullanmak ister ki, gibi şeyler söylenmişti. Ama bakın günümüzde nasıl bir seviyeye ulaşmış durumdayız. Bloglar ve internet üzerine kulaktan dolma bilgilerle ahkâm kesmek de, biraz da fark etmeden kendini böyle bir konuma sokmaya neden olmuyor mu sizce de?
İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor.
diyor, sayın Ali Saydam, yazısında. Oysa insanlar, bir ürünü tercih etmeden önce, kullanıcı deneyimlerinden istifade etmek için internet üzerinde araştırma yapıyor, bloglar, forumlardaki yorumları okuyorlar.

İster sürekli takipçilerim, isterse arama motorlarından konuyla ilgili gelen ziyaretçiler olsun,
rahatsızlıklarımdan söz ettiğim yazılar kadar, pozitif bir mesaj ilettiğim yazılarımdan da bu etkiyi gözlemleyebiliyorum. Blogunda paylaşmış, O memnunsa, ben de kullanayım, memnun kalırım diye düşünüyor insanlar ve iletişim kurarak fikir edinmek istiyorlar.

Yakından, kendi blogum üzerinden birkaç örnek; paylaştığım Fako deneyimi, Lipton, Termofor, Powerturk.tv yazılarımdan sonra aldığım geri dönüşler, benim için bunun basit somut bir kanıtı.

En cezbedici reklamdansa tüketiciler, diğer tüketicilerin tavsiyelerine inanıyorlar. Sonuçlar, %80 oranında bunun böyle olduğunu gösteriyor. Durum böyleyken, peki ilk ağızdan yorumların aktarıldığı, paylaşıldığı blogların varlığını, azımsamak niye?

Aksine, internet ortamında pozitif mesajlar ilgi görüyor ve kulaktan kulağa yayılıyorlar!

Dünyanın en eski pazarlama yöntemi olan “ağızdan ağıza pazarlama” (WOM), bunun farkına varanlarca kullanılıyor ve bir strateji olarak diğer yöntemlerle kıyaslandığında
ölçülebilir sonuçlar 'WOM marketing'in farkını ortaya çıkarıyor.

İnternet medyasının gücünü azımsamak; reklam bütçelerini kabarık tutmak için eski bildik yöntemlere bir dönem daha tutunabilmek çabasıdır ancak, diye düşünüyorum. Yoksa sanmıyorum ki b
logların iletişimdeki önemine inanmayan reklamcılar, bu zamanın insanları olabilsinler!

Osman S Börütecene'nin, Ali Saydam'dan Sürpriz Bir İnternet Yaklaşımı, başlıklı güzel yazısına uzun bir yorum bırakmaktansa, bir 'internet yazarı' olarak kendi blogumda konudan bahsedip, altını bir kez daha çizmek istedim.

Blogun Hayatımızdaki Yeri, yazımda belirttiğim gibi;
Türkçe içerikli, kaliteli blogların varlığını önemsiyorum. Türkçe Yazım Kuralları'na dikkat eden, düzgün içerikli blogların sayısının çoğaldığını görmek istiyorum.

Düşüncelerinizi rahatça aktaracağınız, iletişim, paylaşım platformu olarak kullanacağınız bir blog sahibi olun ve bilgi, deneyimlerinizi aktararak siz de arkanızda kalıcı, güzel bir iz bırakın.

Yoksa siz de blogların iletişimdeki önemine inanmayanlardan mısınız?

A Few Good Admen!



Rob Reiner yönetmenliğindeki A Few Good Men (1992) filmini anımsarsınız. Geri dönüşlerle farklı zamanlarda yeniden izlenebilecek filmler kategorisindekilerden biridir, benim için. Sonundaki mahkeme sahnesi, seyirliktir. YouTube - A few Good Creative Men eğlenceli videosu ile, Jack Nicholson performansına bir de böyle bakalım, istedim.
I want big logo! We write ads or people die!

The Killers'dan Gary Oldman ile Beat The Devil'e, Sinemaya

Geçtiğimiz hafta piyasaya çıkan The Killers, 'Sawdust' albümü, elime yeni ulaştı.

Sawdust için, dinlenesi bir albüm, olduğunu söyleyebilirim. Ki, The Killers da genel itibariyle, dinlenesi parçaları olan bir grup, benim için.

İndie Rock tadındaki müzikleri, Brandon Flowers (solist), Dave Keuning (gitar, vokal) ile renklenen sahne performansları, videolarıyla gayet ilgi çekiciler.

2004 yılında çıkan ilk albümleri Hot Fuss, ikinci albümleri Sam's Towndan sonra, Sawdust ile daha bir olgunlaştıklarını gözlemek mümkün.

Joy Division'in 'Shadowplay'ine yaptıkları yorum, Sam's Town'ın 'Abbey Road' versiyonu, Jacques Lucont düzenlemesi 'Mr. Brightside', Tanquilize ve Dire Straits'ten 'Romeo & Juliet' yorumu; Sawdust bünyesindeki değişik tatlar.

Mark Knopfler, Kill to Get Crimson'da, Dire Straits hayranlığından da bahsediyordun, şimdi The Killers 'Romeo & Juliet' yorumunu gerçekten beğendin mi, diye düşünebilirsiniz.

Tabii ki Dire Straits'ten sonra 'Romeo & Juliet' yorumlamak öyle kolay bir iş değil ama, hani yine de The Killers'ın bunda çok da fena olmadığını yani, kendi içinde ayrı bir etkileyiciliğe sahip olduğunu düşündüğümü, söyleyebilirim.

YouTube'da Romeo and Juliet - The Killers sonrası, Dire Straits - Romeo and Juliet videolarını izleyerek, bahsettiğim o farklı tınılardan ayrı keyif alma noktasını, inanıyorum siz de yakalayabilirsiniz.


The Killers - Mr. Brightside

The Killers - Mr. Brightside videosunu buraya aldım; hem hafta sonu müziği olarak kalsın, hem de eğlenceli, hoş bir video izlerken arada Eric Roberts'ı da görmüş olalım istedim. (hımm.. bilemiyorum tabii, yeni İnternet Kanunu'nun uygulamasında müstehcenlik(!) kapsamına girer mi böyle videolar, ya da video paylaşım ortamları da sansürlenecek mi, nasıl olacak? sorular, sorular...)

Evet, kötü adam karakterlerini başarıyla canlandırmasını, beğenerek izlediğimiz Eric Roberts; video kliplerde de bu performansını sürdürüyor.

Akon - Smack That videosunda da Eric Roberts'ı görmek mümkün. Müzik türü çok da ilgimizi çekmese de, videosunda ilgimizi çeken bir oyuncu var diye de o videoyu izleyebiliriz. Meselâ, Gary Oldman ismi geçen film, videoların çok da başka bir faktör gözetmeksizin, seçici geçirgen beğeni süzgecimi aşabilmesi, gibi.

Gary Oldman'ın dahil olduğu projeler zaten başarılı oluyor o ayrı ama, salt varlığı bile, tüketici sıfatında konumlanmış, benzer mantıkla düşünen takipçilerini harekete geçirmeye yetiyor. Evet, pazarlama biraz da böyle bir şey...


Gary Oldman performansıyla, Beat The Devil (BMW Short Film) videosu.

Yeni Gary Oldman filmleri olsa da izlesek, diye düşünmüyor musunuz siz de?

Evet, Beat The Devil içinde Clive Owen'ı da görüyoruz. Hafta sonu için denklem rafı(ndaki film)i unutmuş değilim. Yoksa siz unuttunuz mu?

Shekhar Kapur yönetmenliğinde; Clive Owen, Cate Blanchett ile, "Elizabeth: The Golden Age"i, izleyeceğim.

İzlenecekler listemdeki diğer filmler ise;
Tony Gilroy yönetmenliğindeki; George Clooney, Sydney Pollack ile 'Michael Clayton',
Mark A.Z. Dippé yönetmenliğinde, 'Garfield Gets Real',
Andrew Dominik yönetmenliğinde; Brad Pitt ile 'The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford',
Robert Redford yönetmenliğinde; Tom Cruise, Meryl Streep, Robert Redford ile 'Lion for Lambs'.

Geleceğin Dünyası İmajinasyonu, Kelimelerin Gücü ve Symptom Finger



Siz,
The Faint'in, Wet From Birth albümünden "Symptom Finger" parçası için tipografi kullanılarak hazırlanmış üstteki videosunu bir yandan izlerken; ben de, denk geldiğim ilginç bir link üzerinden, görselliğin yazı kullanımını yok ettiği bir geleceğe gidiyor olduğumuza değinmek istiyorum.

Gelecekte her şeyin görselleşeceğine, metnin ortadan kalkacağına, çevremizdeki görsel kodların tamamının imajlardan ve videolardan oluşacağına dikkat çekip; metni ve kelimeleri korumamız konusunda bizi uyaran Save The Text Save The Words'un, geleceğin dünyası imajinasyonu oldukça dikkat çekici.

Geleceğin dünyası imajinasyonu'nda, sayfada imlecinizi mouse'unuzun sol tuşunu basılı tutarak görsel üzerinde gezdirdiğinizde, öngörülen senaryo hakkında zihninizde parçalar birleşmeye başlayacaktır.



İnsanların maalesef çoğunlukla pek okuma merakı olmadığı ve uzun metinlere tahammül edilmediği için; reklam-tanıtım gibi kısa sürede ilgi çekilmesi planlanan işlerde, metin alanı olabildiğince kısa tutulup, aktarılmak istenen mesaj bir görselle, çağrışımların gücüne bırakılır.

Evet, çoğunlukla görerek daha hızlı ve kolay öğrenebilen bir beyin yapımız var ve iletişimde uyaranlar bu doğrultuda kullanıldığında, hedefe daha kolay ulaşılabiliyor. Fakat, bir anlamda kolaya kaçmak olarak da niteleyebileceğimiz, iletişimde görsellerin gücünden istifade etmek; öte yandan, yazılı iletişimden yani kelimelerin gücünden bizi uzaklaştırıyor.

Oysa iletişimde sadece görselliğe bağlı kalmak değil, beş duyuya hitap edebilmek, kalıcı başarı getirir.

Görsellerin etkileyiciliğine sığınmayan; kelimelerin gücüyle birleştirilmiş yaratıcı tipografi kullanımını, zekâya hitap ettiği için daha çok önemsiyorum. Bu yüzden, Barış'ın "isbn9760806'daki yazısında" değindiği bu konuya, bir kez daha dikkat çekmek istedim.

Yazılar harici başka bir görsel öğe içermeyen
Symptom Finger videosu, sizce de eğlenceli ve etkileyici değil mi?

The Faint'in müziği ilginizi çektiyse, Agenda Suicide parçasının enteresan videosunu da izlemenizi öneririm; web sitelerinin visual bölmünden download edebileceğiniz gibi, YouTube'tan da izleyebilirsiniz.

Grup hakkında detay, sozluk.sourtimes-The Faint başlığında da mevcut.

Marketingist 2007



Marketingist, Pazarlama Araç ve Hizmetleri Fuar ve Konferansı;
etkinlik, konferans ve seminerleriyle, 9 temel iş kolundan 300`den fazla katılımcı firmanın, dört gün süreyle pazarlama profesyonelleri ile buluşacağı zengin bir organizasyon olacak.

20-23 Eylül 2007, İstanbul TÜYAP Beylikdüzü Fuar ve Kongre Merkezi’nde gerçekleşecek Marketingist ile ilgili detaylar, www.marketingist.com'da.

Lancome Le Magnetique ve İnovasyon

Lancome Magnetique Nail Polish; tırnak cilasının yapısındaki manyetik pigmentler ve şişeye ilave verilen özel mıknatıs sayesinde; tırnaklarda yıldız patlama efekti, pırıltılı desenler yaratabileceğiniz, Lancome'un yenilikçi kozmetik ürünü.

Konunun kozmetiğe dokunması ilginizi dağıtmasın; yeni iyi bir ürün-fikir ışığında; yenilikçi üründen inovasyona ve biraz da rekabet, kalkınma, ülke tanıtımında inovasyona değinme niyetindeyim,
sadece.

Le Magnetique'le, bildik standart tırnak cilası uygulamasından sonra, şişe yanındaki mıknatısın önünde tuttuğunuz tırnağınız üzerinde, (cilanın yapısındaki manyetik pigmentler sayesinde) sanki sihirli bir etkiyle ortaya çıkmış hissi veren desenler oluşturabiliyorsunuz.

Tırnaklar, güzellik salonlarında manikürlenip, istenirse değişik desenlerle süslenemiyor muydu? Evet, yapılabiliyordu. Fakat,
Lancome Magnetique Nail Polish; kişisel uygulama alanında böyle bir maceraya girmeye fırsat tanımasıyla ve kullandığı manyetik etkiyle oldukça heyecan verici, dikkat çekici bir ürün.

Ürün, ürünü var eden düşünce ve ürünün uygulama şekliyle Le Magnetique; kozmetik alanında inovatif yaklaşımlara iyi bir örnek olarak, sizin de dikkatinizi çekmiyor mu?

Elde olan imkânları, farklı bir renk katarak yeniden, yeni bir ürün ya da hizmetmiş gibi sunabilmek; Lancome, bildik bir tırnak cilasını, yeni bir uygulama şekliyle birleştirerek; yeni, enteresan bir ürünle kârlı bir pazar daha yaratıyor.

TDK'nın
"yenileşim" karşılığını önerdiği, inovasyon; günümüzün gözde kelimesi.

Firmaların,
cesaretle yaratıcı fikirlerin peşinde koşarak, fırsat kollayıp açık pazarlama alanlarını yakalayıp yeni ürün boşluklarını görüp değerlendirerek; piyasada fark yaratarak yer bulmalarını sağlayacak, yenilikçi bir yaklaşım İnovasyon.
İnovasyon, hem yaratıcı fikirlerden ticari fayda yaratma sürecine, hem de bu sürecin sonucunda ortaya çıkan yeni ürünler, hizmetler, veya iş modellerine verilen ad. Yani aynı kelime hem gerçekleştirilen süreci, hem de bu sürecin ürünlerini adlandırmakta kullanılıyor.

İnovasyon eskiden bir dahinin tek başına birşey icat etmesi veya akıllı birinin bir fikri alıp ticari faydaya dönüştürmesi olarak görülüyordu. Gerçekleşebilmesi parlak zekalı birine, biraz tesadüflere, biraz da şansa bağlıydı. Artık bunun böyle olmadığını biliyoruz. Bugünün iş dünyasında inovasyon bir kerelik değil tekrarlanabilir, sistemleştirilebilir ve şirketlerin yapısına yerleştirilebilir bir süreç. Bu nedenle şirketler tarafından öğrenilebiliyor ve şirketler bu öğrenme prosesine oldukça önem veriyor ve kaynak ayırıyorlar.

İnovasyon, şirketler için hayatta kalabilme ve sağlıklı büyümenin temel şartı. (link)
Bir ülkenin rekabet gücü, yaşam kalitesini de arttırmak mümkün,
İnovasyonla. Şirin Elçi'nin 'İnovasyon, Kalkınmanın ve Rekabetin Anahtarı' isimli kitabı güzel bir kaynak ve focusinnovation.net'teki ilgili yazıları da, okunmaya değer.

Ülke tanıtımında fırsatlar yakalanamayıp, inovatif yaklaşımlara gidilmediğinde ise; bunu kimlerin, nasıl, neye hizmet eder şekilde yaptıklarıyla ilgili ilginç bir yazı da, Etrafta'da "Varsıllardan Yoksulluk Pornosu" başlığından, arzu edenlerce okunabilir.

Tanıtım konusunda, devlet eliyle sürdürülen uygulamalar yerine, daha farklı ve sıcak temas kuracak çözümlere gidilemez mi?

Sizi etkileyen, en son başka nasıl bir inovatif ürüne denk geldiniz; kozmetik alanında Le Magnetique gibi, başka iyi örnekler anımsıyor musunuz, bilmek isterdim.

Merak edenler,
"Le Magique!" ve "All Lacquered Up" bloglarından; Le Magnetique'le ilgili diğer uygulama görüntüleri ve detaylara ulaşabilirler.

Spam'ci Shopping ve İlgisiz Blogbul!?

Blogbul.com ile ilgili değilim, biline...

Bir buçuk aydan fazla bir zamandır, üye olduğum için yakın zamana kadar blogumda yer verdiğim, blogbul.com linkini görmüş olmanız olası. Artık yok, linkini kaldırdım.
'Blogbul.com' dizindir, peki ama nasıl kullanılır?
Bununla ilgili açıklamanın olduğu bir sekme/sayfa olmayışı, eksiklik değil midir?
Üye kontrol panelindeki; 'işaretlerim', 'linklerim' kısmı ne işe yarar?
'teklif', 'giriş', 'oylar' ne demektir, bu değerler nasıl arttırılır? Arttırılınca ne olur?
Blogumdan blogbul.com'a giden ziyaretçileri görebiliyorum ama, buradaki kontrol paneline baktığımda kimseyi göndermemiş gözüküyorum. Meğer linkleme yaparken ID kısmını kullanmamışım, ama üye olduğumda o ID kısmı bana sunulan ilgili code parçasında yoktu ki?
Kategori ayarlarımızı başta yanlış seçtiysek, sonradan onları editleme şansımız niçin yok?
Link değişimi nedir? 'Tavsiyeler' kısmındaki; 'keyifli türkçe blog' linki; "Açılmaya çalışılan konum hiçbir zaman sonlanmayacak bir yönlendirme döngüsüne girdi." uyarısı veriyor, farkında mısınız? "zonenoktaorg ödüllü seo yarışması" nedir, bir şaka mı?!
Bekir Bilge kimdir?
Bir buçuk aydır Blogbul.com'a üyeyim fakat Blogbul.com'da bilgilendirme ve ciddiyet yetesizliği gördüğümden; blogumun Blogbul.com dizininden silinmesini ve sonucun tarafıma bildirilmesini rica ediyorum. (Maalesef Blogbul.com'da kendi üyeliğimi ve bilgilerimi silecek bir bölüm de bulamadım...) Bilginize...
Kendilerine de eleştirilerim ve sebeplerim yanında, dizinlerinden çıkma isteğimi iletmiş olmama rağmen, bir geri dönüş alamadığım gibi, an itibariyle blogumu dizinlerinde tutmaya da devam ediyorlar?!


(görüntülerin büyük halleri için üzerlerine tıklanabilir)

Bundan burada bahsetmemin nedeni; 'nasıl bir boş anıma geldi de, sorgulamadan oraya dahil oldum'un rahatsızlığını çekerken, bu tür hizmetlerden istifade etmeye kalkmadan önce etraflıca araştırıp sorgulamadan dahil olmamanın gereğine dikkat çekmek ve tabii ki bunun yanında, diğer olası blogbul.com kullanıcılarını da bilgilendirmek, bu durumun bir örnek olması.

Blogumda linkini görüp de memnun olduğum bir hizmeti tavsiye ediyorum sanıp, sayemde üye olanlardan da özür diliyorum. Ben de sizin gibi sadece denedim ve maalesef memnun kalmadım.

Oraya üye olurken siz de benim gibi pek incelemediyseniz, sisteminin nasıl çalıştığı hakkında bir fikriniz olmayabilir. Olur da neymiş diye detaylı bakmak gereği hissederseniz, bir dolu aksaklık yanında, fikir sahibi olabileceğiniz bir açıklama ya da kişi de bulamaya bilirsiniz, şaşırmayın.


Eğer bir
blogbul.com kullanıcısıysanız, yüksek ihtimalle blogunuzdaki ilgili linkine tıklayarak oraya giden ziyaretçilerinizin, oradaki hit sayacınıza bir katkısı olmuyordur. Bunu da belirteyim. Çünkü gerekli ID numaranız, kaydolduğunuzda blogunuza eklediğiniz o code parçasında olmayabilir.

Bu noktada konuyu, 'elbette ki bu tür ortamlar olmalıdır'a bağlayacağım. Ama, böyle bir hizmeti vermek için yola çıkarken; saygı, sorumluluk gözetilip, hazırlığın da ciddiyetle yapılması gerektiğinin altını çizmek istiyorum.

Tabii ki bu tür oluşumlar, blog sahiplerine avantaj sağlamaları yanında, kendilerine de reklam geliri temin edebilirler. Ama sağa sola reklam kutucukları yerleştirmeyi bilirken, öncelikle hazırladıkları sistemin eksiklerini tespit edip, onları giderdikten sonra sundukları hizmetin karşılığını buna göre beklemeleri daha doğru olmaz mıydı?!

blogbul.com; kimin olduğu, neye hizmet ettiği, nasıl kullanılacağı bile belirtilmemiş; kısa zamanda internetten gelir elde etme uğruna eksik, özensiz, ilgisiz hazırlanmışa benzeyen bir proje olarak, beni maalesef hayal kırıklığına uğrattı.

Neymiş; Türkçe Blog Dizini yapmak herkesin harcı değilmiş!? Öyle olsa bile, olur olmadık yerlere üye olmamak gerekiyormuş!

(Kontrol ettim de, blogbul.com üyeliğim 8 Mart 2007'de başlamış. Bakalım
blogbul.com yöneticileri(!) sesimi ne zaman duyabilecek de, dizinlerinden çıkabileceğim?!..)

Shopping.com.tr spam mail gönderiyor!


Shopping.com.tr; bir online alışveriş sitesiymiş. Bunu bana gönderdikleri her yerde kullanmadığım mail adresim ve ismimle bana hitap eden,
spam mailleri sayesinde öğrendim!

Böyle bir siteden haberdar bile değilsem (üyesi olmak bir yana, kullanıcısı ya da ziyaretçisi bile değilim), nasıl kişisel profil bilgilerime sahip olabiliyorlar?

Peki, brevis.com.tr üzerinden geldiği gözüken,
Shopping.com.tr'ye ait bu spam mail bana nasıl ulaşabildi?

Shopping.com.tr, bir yanda kendi üyelik sözleşmesinde;
...Kullanıcılarından topladığı her türlü bilgiyi güvenli olarak saklayacaktır. Bu bilgiler gerekli durumlar (Yargı kararları, polis soruşturması, adli takip, pazarlama faaliyetleri) haricinde üçüncü kişilerle paylaşmayacaktır...
ifadesini kullanırken, diğer yanda; kendisiyle hiç ilgisiz birine böyle bir spam maili nasıl gönderir?!

Online hizmetlerden istifade ederken; mail adresi ve profil bilgilerimi ona göre düzenlerim ki olası spam maillerle muhattap olmayayım. Buna göre hangi bilgiyi hangi sitede kullandığımı bilip, az çok takip edebiliyorum.

Ne şekilde gerçekleşmiş diye akıl yürütünce; oklar sadece birkaç seçenek dışında başka bir yeri göstermiyor. Sonuçta, burada hiç teklifsiz maruz bırakıldığım rahatsız edici bir durum var ki; bunu yapan da gönderdiği
spam maille Shopping.com.tr!

Farklı bir şekilde
Shopping.com.tr ismiyle karşılaşmış olsaydım; online alışverişe sıcak bakan biri olarak araştırır, gerektiğinde kullanacağım seçenekler dahilinde bulundurabilirdim Shopping.com.tr'yi. Ama gönderdiği bu spam maille; gözümde spam'ci uyduruk firmalardan hiçbir farkı kalmadı. Acaba kendi yarattığı bu imajın farkında mı ya da bunu ne kadar önemsiyor?

Spam mail gönderen firmalar ya bir şeyin farkında değiller ya da önemseyecek bilinçte değiller ki; gönderdikleri bu spam mailler, kendilerine duyulacak güveni zedeliyor. Maalesef olası müşterilerini de bu yolla kaybediyorlar!

Neymiş; online işlemlerinizde güvenliğiniz ve huzurunuz için mutlaka dikkatli davranmanız, buna rağmen sorun yaşıyorsanız bunu dile getirmekten çekinmemeniz gerekiyormuş!

- - -

3 Mayıs 2007, gelişmeler...

Shopping.com.tr'ye, sitelerine giriş için gereken mail adresimi ve parola bilgimi tarafıma göndermelerini söyledim; oraya kayıtlı olmadığım için bana bir parola ya da mail adresi bilgisi gönderemediler! Bu da; Shopping.com.tr'ye kayıtlı olmadığımı, ama bir şekilde ismime ve ulaşım bilgilerime sahip oldukları için, spam maillerine maruz kalmış olduğumu doğruluyor!

Online alışveriş gibi bir konuda, bilgilerinizin başkalarınca böyle kullanıldığını görmek, çok ciddi bir konu ve rahatsız edici.

Akşam eve geldiğinizde, salonunuzun ortasında size yeni ürünlerini anlatıp satmaya çalışan bir adamla karşılaştığınızı düşünün?! Adresimi nereden buldu, beni nereden tanıyor ki çıkıp gelmiş ve hangi hakla?! Spam maillerle yapılanın da bundan hiçbir farkı yok.

Evime gelecek kişilere, zamanlarına ben karar veririm. Bir kişiyi evime davet etmiş olmam; herhengi bir zamanda kendi tanıdıklarını da göndermesini gerektirmiyor. Bu ne ahlaki ne de yasal bir durum değil!..

Shopping.com.tr'den aldığım spam mail sonrası, profil bilgilerime ulaşabilecekleri sadece birkaç yer olduğu için, onlarla bağlantı kurdum. Durumu bildirdim.

- - -

7 Mayıs 2007, gelişmeler...

1) 07/05/2007/00:04 itibariyle; Shopping.com.tr'den aldığım spam maillere, 'Anneler Günü' ile ilgili fırsatlarından bahsettikleri, yeni bir reklam maili daha eklendi!

Shopping.com.tr'ye (bulabildiğim info@shopping.com.tr, destek@shopping.com.tr adreslerinden) e-posta iletisi göndererek durumu belirttim.
Shopping.com.tr editörü/yöneticisi;

Shopping.com.tr kullanıcısı ya da kayıtlı üyesi değilim. Fakat durum böyle olmasına rağmen bana, ismim ve e-posta adresi bilgilerimle (reklam) 'spam mail' gönderiyorsunuz! Bu durumdan rahatsızım.

Kendi siteniz için öngördüğünüz 'güvenlik/gizlilik' konusundaki yaklaşımı, üyeniz/kullanıcınız olmayanlara göstermemeniz anlaşılır bir durum değil. Kaldı ki 'spam mail' ne yasal ne de etik bir uygulama değildir. Sizin gibi bir online alışveriş sitesinin; oluşturacağı 'güvenin' öneminin farkında olup; 'spam mail' ile ilgi çekmeye çalışmasını başvurulacak bir pazarlama yaklaşımı olarak benimsememesini beklerdim...

e-posta adresim ve isim bilgimi nereden temin ettiğinizi bana açıklamanızı; beni yasal işlem başlatma hakkımı kullanmak durumunda bırakmadan, hangi veritabanı bilgisine dayanarak bu e-postaları gönderiyorsanız, ismim ve onunla ilişikli e-posta adresi bilgimi kayıtlarınızdan çıkarmanızı rica ediyorum.
Bu tür bir pazarlama yaklaşımını, kabul edilemez olarak görüyorum. Yanlışı göstermenin, doğruyu buldurmada önemli olduğuna inandığım için de, buradan gelişmeleri paylaşmaya devam ediyorum, edeceğim...

2) Shopping.com.tr'nin profil bilgilerime ulaşabilecekleri sadece birkaç yer olduğu için, onlarla bağlantı kurup. Durumu bildirmiştim. Doğal olarak veri tabanlarının güvenli olduğu, üçüncü kişilerle paylaşmadıkları, geri dönüşünü aldım...

- - -

8 Mayıs 2007, gelişmeler...

Aldığım e-posta iletisine göre; blogum blogbul.com dizininden silinmiş!?
Merhaba,
Blogunuz "Flynxs" maalesef Blogbul.com a kabul edilmedi.
Bunun nedenleri, blogunuza Blogbul.com butonu koymamanız, blogunuz çalıntı içeriğe sahip olması, blogunuz yeterli içeriğe sahip olmaması, blogunuzda gereksiz içerik veya resim olmasından dolayı olabilir. Bu sorunları düzelttikten sonra lütfen tekrar başvurun.
Saygılarımızla,
Blogbul.com Türkçe Blog Dizini, http://www.blogbul.com.
Bunun için, demek ki 'blogbul kutucuğu'nu blogumdan kaldırmam ve on gün kadar buradan 'seslenmem' gerekiyormuş...

Neymiş; bir yere girerken (üye olurken), nasıl çıkacağınızı da düşünmeniz (hesap etmeniz) gerekiyormuş. Çıkmak, girmek kadar kolay olamayabiliyormuş(!)

- - -

18 Mayıs 2007, gelişmeler sonrası sonuç:

Shopping.com.tr 'spam mail' göndermek yoluyla çok yanlış bir pazarlama taktiği(!) kullanmaktadır ki kendilerine ilettiğim bu rahatsızlığıma, 10 gün geçmesine rağmen bir cevap ver(e)mediler!

Buradan isimlerini kullanarak durumu aktarmış olmamı bile fark etmediler ya da önemsemediler ki; bu, marka-firma değerlerini korumada ne kadar istekli olduklarının da bir göstergesi olsa gerek(!)

Shopping.com.tr hakkında Google'da bilgi bakacak olanlar, buradan benim deneyimimi de okuyacaklar ki, doğal olarak akıllarında orasıyla ilgili sorular uyanacak ve öyle hesapsızca güvenip kaydolmayacaklar o siteye. Fakat bu durum bile vizyonları dahilinde olmamalı ki, ne bir bir özür dilediler, ne de yanlışlık-talihsizlik olduğuyla ilgili bir açıklama yapmaya gittiler...

Bir alış veriş sitesinin dikkat etmesi gereken en önemli unsurlardan biri 'güvenlik', kullanıcılarına vaad ettiği, sağlayacağı 'güven'dir ki; eline geçirdiği veri tabanı bilgileriyle, kişilere 'spam mail' yollayarak kullanıcı edinmeyi amaçlamak, bunun için en yanlış yoldur. Bu
Shopping.com.tr'nin ayıbıdır. Böyle bir tutuma sahip bir siteyi, üstelik de bir alış veriş sitesiyse; kesinlikle kullanmamanızı öneriyorum.

Bilgilerime hangi veri tabanı bilgisinden ulaşmış olabilirler diye düşünüp araştırdığımda, önümde bunun mümkün olabileceği sadece birkaç seçenek vardı. Onları uyardım, bilgi istedim. Onlardan da, "veri tabanlarını, elbette ki üçüncü kişilerler paylaşmadıkları" cevabını aldım. Fakat bu, varolan gerçeği değiştirmiyor. Bu olay, bundan sonra o sitelere karşı da daha temkinli yaklaşmama sebep olacak.

İnternet üzerinde çeşitli şekillerde elektronik posta adresi bilgileri ele geçiriliyor, toplanıyor ve bu adresler başkalarına satılıyor. Evet bu etik değil ama maalesef büyük reklam ajanslarında bile bu yapılabiliyor.

Diyelim ki ünlü bir çikolata/bisküvi markası, web sitesinde ürünlerini tanıtmak için bir ajansa bir oyun hazırlatıyor ve çeşitli ödüller kazanılacağını da belirtip bu oyunu oynamaya çağırıyor.

Siz bu ödülü kazanmak için ürünlerini kullandığınız o markanın yarışmasına katılırken, kişisel bilgilerinizi (isim, e-posta, adres, semt, telefon... gibi ulaşım bilgilerinizi) oraya kaydediyorsunuz.

Sonrasında da oyunu oynayıp, aldığınız puana göre, sonuçların açıklanacağı zamanı bekleyip, ödül kazanıp kazanmadığınıza bakıyorsunuz.
İşte bu vesileyle bilgilerinizi oraya girmeniz bile bir veri tabanına kendinizi kaydetmenize sebep oluyor.

Böylece
hem o firma bir olası kullanıcı bilgisine sahip oluyor, hem de buna yardımcı olan reklam ajansı.

Sonra bir gün o reklam ajansı, etik kuralları bir tarafa bırakıp, para kazanmak için; elindeki o marka sayesinde oluşturduğu veri bankasını değerlendirmek isterse; diyelim ki
Shopping.com.tr gibi de yeni kullanıcılara ulaşmayı arzu eden bir site de varsa; onlara satabiliyor.

Böylece bir bakıyorsunuz; kendinizi "x" çikolata markasının sitesindeki oyuna "y" olarak kaydettiğiniz "z" mail adresinize; kullanmak bir yana adını bile duymadığınız
Shopping.com.tr gibi bir sitenin reklamları gelmeye başlıyor...

Ünlü firmalar, ajanslarda da bunun olabildiğini söylüyorum, gerisini varın siz düşünün.

İnternet üzerinde
hangi bilgiyi nerede kullandığınıza dikkat edin. Mümkünse gerçek bilgilerinizi her yerde vermeyin.

Bir siteye abone olurken ya da kullanıcı hesabı açmanız gerektiğinde; e-posta adresinizi o sitenin ismiyle ilişiklendirin.

Örneğin; kullanacağınız sitenin ismi "abc" olsun, sizin isnimiz de "def" olsun; kendinize abc.def@hotmail.com, def.abc@gmail.com gibi ayırt edici bir e-posta adresleri alın ve kullanın.

Böylece ileride o e-posta adresiniz üzerinden, başka bir yerden ileti alırsanız; bilgilerinizin kimler tarafından paylaşıldığını da fark edebilirsiniz ve tavrınızı da ona göre alırsınız.

Bir dolu istenmeyen e-posta iletisini silmekten sıkıldığımız gerçeği bir yana, bu istenmeyen e-postaların gönderilmesi noktası sorunun merkezi ve bunun ortadan kadırılması, bu bilincin uyanması gerekiyor.


Spam mail gönderilmesi yasal ya da etik değil. Spam mail göndermeye tenezzül eden, hakkında böyle olumsuz bir imaj
çizdiğini bilmiyor ya da önemsemiyor olsa da; ben hiç bir nedenle bunu hoşgörmüyorum. Bu tür firmaları kullanmamaya dikkat ediyorum.

Bilinçli bir tüketici, bilinçli bir kullanıcı olarak, spam mail gönderenleri açıklamaktan kaçınmayın. Böylece kimin ne olduğunu herkes bilir ve ona göre davranabilir.

(Yeni bir konu açıp devam etmektense; gelişmeleri aynı başlık altında aktarmak için, 18/05/2007 itibariyle konu güncellenmiştir.)

'Mission Zero' Pirelli Film 2



İkinci Pirelli kısa filmi, 'Mission Zero'; müziği, 'Uma Thurman’ oyunculuğu ve kullandığı sarı Lamborghini Gallardo'suyla tam bir seyirlik zevke dönüşmüş, www.pirellifilm.com sayfasında izleyicilerini bekliyor.
'Mission Zero' : Sessiz, güneşli bir Los Angeles sabahında Uma, ateşli Lamborghini Gallardo’su ve yeni Pireli PZero lastikleriyle şöyle bir turlamak için evden çıkar. Ufak bir çocuk ona su tabancasıyla ateş eder, bu masum şaka gibi görünse de, aslında sekiz dakika sürecek tehlikeli bir oyunun başlangıcıdır. Kötü niyetli oldukları her hallerinden anlaşılan iki adam Uma’nın otomobilinin arkasına yaklaşırlar. Bir süre takip ettikten sonra ise birden Uma’ya ateş etmeye başlarlar. Uma artık hareketli bir hedef tahtası haline gelmiştir. Korkmuş bir halde saklanmak için bir fast food lokantasına girer, fakat hayatı hala tehlikededir. Bu adrenalin dolu gerilim anları boyunca, patlamalar, tuzaklar ve her türlü şaşırtıcı olay yaşanır. Uma büyük bir riskle karşı karşıyadır, ama ileri sürüş yetenekleri sayesinde her seferinde beladan kurtulmayı bilir. Oyunun kuralları gittikçe sertleşir… ve Uma durumdan hoşlanmaya başlamıştır; Gerilimin artmasıyla birlikte, Uma’nın refleksleri de çelik gibi olmuştur. Bir anda, üzerine gelen bir füzeyi savuşturmasının ardından oyun biter… Bütün olanlar gerçek miydi, yoksa sadece zihninin bir oyunu mu?
Pirelli kısa filmlerinden ilki; John Malkovich ile Naomi Campbell'in oynadığı, Antoine Fuqua yönetmenliğindeki 'The Call' idi ve 2006'da yayınlanmıştı.

'Mission Zero'da 'Uma Thurman’a Kevin Kazakoff, Zoran Radanovich eşlik ediyor. Filmin yönetmeni, Kathryn Bigelow; (Tuhaf Günler) Strange Days (1995), (Kırılma Noktası) Point Break (2001) filmlerinden hatırlanabilir.

Bildik Pirelli sloganı; (power is nothing without control) 'kontrolsüz güç, güç değildir'in vurgulandığı filmler; Leo Burnett, İtaly tarafından hazırlanmış.

Pirelli film sayfasından, 'Mission Zero' ile ilgili bir oyun ve sahne arkası, fotoğraflar gibi detaylara ulaşmak mümkün. Farklı dillerde sayfayı görüntüleyebilme gibi bir seçeneğin oluşu da ayrı bir güzellik...

Ayrıca, Pirelli film sayfa tasarımıyla da gayet ilgi çekici.
Sayfa açılışında mouse'a verilmiş ses efekti yanında, güzel bir fon müziği de size eşlik edebilir. Bunun için üstteki menüden müziği açmanız gerekiyor. Film kadar müziği de sevdiğim için, bu detayı atlamanızı istemem.

Pirelli, bir zamanlar BMW'nin yaptığı ve defalarca keyifle izlemekten kendimizi alamadığımız kısa film serisine benzer bu uygulamayla, markası için etkili sonuçlar alacağa benziyor.

Arzu edenler için diğer bir seçenek; YouTube-Mission Zero, YouTube-The Call.