iletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Apple iTouch: Grid


Apple'ın, iPod Touch için hazırlanan yeni reklamı, 'Grid'. Sade, akıcı anlatımı ve müziğiyle gayet etkileyici. Grid'in müziği Brendan Benson'a ait, The 'Alternative to Love' albümünden 'What I'm Looking For'. Albümde aynı zamanda bunun gibi birçok yakalayıcı parça daha bulunduğunu söyleyebilirim. Grid'i daha yüksek çözünürlükte izlemek isterseniz apple.com'u ziyaret edebilirsiniz.

Apple iTouch, Grid; TBWA\Media Arts Lab, Los Angeles; Green Dot Films, Los Angeles; Mark Coppos, Virginia Lee.

Yapmayı Ertelediğimiz Kolay İşler [mim]

Ters Meditasyon'dan Devrim Bey -teşekkür ederim-, "Bir Türlü Yapamadığım Kolay İşler"i merak etmiş. Aslında bu, konusu "Yapmak Zorunda Olduğumuz Halde Bir Türlü Yapmadığımız Kolay İşler" olan, taze bir mim pası. Cevap yazıp, konuyu, bağlantılarımdan rastgele seçeceğim bloglara yönlendireceğim...

Zamanında kolay işler yapılmayıp, biriktirildiğinde; zor işler hâline dönüşürler, biliyoruz. G
enelde tüm işlerimi zamanında yapmaya çalışırım. Fakat yaşamımda kesinlikle, sadece 'zorunda olma' hâli o işi yapmam için yeterli bir kriter değildir. Yapılacak her ne ise, mutlaka öncelikle onu yapmayı istiyor olmam gerekir. Aksi hâlde, başka bir yol bulurum.

Şu sıralar, geçen haftalarda verdiğim birkaç kiloyu geri almak, hem de kan yapsın diye -doktor tavsiyesiyle- kuru üzüm/kayısı taşıyorum çantamda. Sadece taşımamam, arada atıştırmalık olarak değerlendirmem gerekiyor onları ama, a
rada bir şeyler atıştırma alışkanlığım olmadığı için ya da aklıma gelmediklerinden, bu konuda pek başarılı olamadım.

K
imyasal ilaçlar bir taraftan yarar sağlarken diğer taraftan bilmediğimiz olası zararlara kapı açıyorlar. Tercihim, doğal yollarla gereken takviyeyi yapmaktan yana. Kararlıyım. Bakalım zaman ne gösterecek.

Bunlar olurken enfes bir tat da keşfettim, onu da paylaşayım hemen, siz de deneyin isterim. Salata sosunda biraz beklemiş kuru siyah üzümler, içlerine salatanın suyunun girmesiyle yumuşayıp şişiyorlar ve salatayla yerken ağızda dağılarak harika bir tat ortaya çıkarıyorlar...


Bu konu başlığı altında söyleyebileceğim, ertelediğim diğer işlerden biri de, zaman bulup kitaplığımdaki kitapları daha kolay yönetilir hâle getirmek.

Aldığım kitapların listesini, maalesef hâla bir Excel dosyasında tutuyorum. İçerik bilgisi, yazar, yayınevi, kapak görüntülerine -film arşivlerimizi yönettiğim gibi bir yazılımla- tek tıklamayla ulaşabileceğimiz bir sistem oluşturmak istiyorum. Bu maksatla kullandığınız ya da önerebileceğiniz bir program olursa iletebilirsiniz, sevinirim...

"Yapmak Zorunda Olduğumuz Halde Bir Türlü Yapmadığımız Kolay İşler" mim pasını, blog bağlantılarım arasından rastgele seçtiğim dört bloga -evet bu, tarafımdan aldığınız bir mim pası, fakat katılımınız tabii ki keyfi- gönderiyorum. Ferruh Mavituna, DiyomKi, Nahnu, Cisday. Peki siz bu aralar hangi kolay işleri yapmaya üşeniyorsunuz?

[Bloglar arasında bağ kuran eğlenceli minik bir oyun olarak niteleyebileceğimiz, mim, nasıl çalışıyordu, derseniz; ortaya bir konu atılıyor, blog yazarları buna kendi bloglarında değinerek katılıyor, sonrasında seçtikleri başka bir blogu işaret edip, aynı şeyi yapması için gönderiyorlardı...]

2008 Yemek Başkenti, İstanbul

New York Times gazetesinde, 2008 yılında mutlaka gidilmesi gerekli yerler sıralamasında İstanbul; zengin yemek kültürüyle ilk sırada, Yemek Başkenti olarak gösterildi.

CafeFernando blogunun sahibi
Cenk Sönmezsoy'un önerileriyle tanıtılan İstanbul; “Son yemeğin olacağını bilseydin, İstanbul’da ne yerdin?” sorusu üzerine verdiği Çiya cevabıyla da, yemek kültürüne örnek, güzel mekânlarından birinin ismini dünyaya duyurmuş olarak New York Times'da yer bulmuş oldu.

Bu güzel haberi sevinçle karşıladım ve gurur duydum. İstanbul'un ve beğenerek gittiğim mekânlardan biri, Çiya'nın isminin bu fırsatla dünyaya duyurulmuş olması da çok hoşuma gitti. Fakat ülke gündemi içinde, böyle güzel bir haberin medyada minik bir yer bularak geçiştirilmiş olmasına üzüldüğümden, burada altını önemle çizerek bir kez daha aktarmış olmak istedim.
İstanbul, 2008 Yemek Başkenti; 2010 Dünya Başkenti olacak ama, buna hazırlık yeterli mi, tanıtım fırsatı olarak değerlendirilebilecek mi, tartışılır. Umarım, en iyi şekilde değerlendirilebilir.

Matt Gross kaleminden, New York Times'daki Foodie Destination Istanbul Cultures Meet at the Dinner Table yazısını ve Cenk'in, blogunda 'Son Yemeğim' başlıklı yazısında da aktardığı, bu güzel gelişmeyle ilgili detayları, mutlaka okumanızı öneririm.

2008 yılında 'yemek yemeye' İstanbul'a, önerisine yazıda; 'macera yaşamaya' Grönland'e, 'hesaplı tatile' Arjantin'e, 'aile olarak dünyayı tanımaya' Afrika'ya, 'lüks tatile' Moskova'ya, 'parti yapmaya' Dubai'ye, 'kültür tatiline' Berlin'e davet önerileri eşlik ediyor...

Ülkemizde blog yazarlarına nasıl yaklaşıldığına, geçen günlerde taze bir örnekle tanık olmuş ve tavır göstermiştik. Bu fırsatla, b
ir 'blog yazarı'nın önerilerinin bir gazete için dünyadaki önemine, dikkatinizi çekmek istiyorum. Yoksa Siz De Blogların İletişimdeki Önemine İnanmayanlardan Mısınız hâlâ?

Keyifle yenilmiş, güzel bir yemek gibisi yoktur. Çiya ve özel mantarlı pilavıyla Gelik'ten karışık bir menü isterdim ben. Ne dersiniz? Peki siz,
son yemeğiniz olacağını bilseydiniz, İstanbul’da ne yerdiniz?

Teşekkürler, Cenk...

Yoksa Siz De Blogların İletişimdeki Önemine İnanmayanlardan Mısınız?

İnternet ortamı iletişim aracı olarak ne kadar etkili? Moda üslûpla söyleyelim: Blog’lar, Facebook’lar falan yânı(!)... Internet yazarlığı falan yânı(!)...

...blogları kullanarak kurumsal ya da bireysel iletişimin yönetilebileceğini iddia eden ‘trendy’ arkadaşlara da inanmıyorum; ürünleri bu yolla pazarlayacağını ileri süren iletişim ‘sihirbazlarına’ da...
Bu satırlar maalesef, Ali Saydam'ın 'Benim ‘blog’um da yok Facebook üyeliğim de!', yazısından.

Blogların, Facebook'un daha doğrusu İnternetin, bir mecra olarak ötelenmeye çalışıldığı böylesi yaklaşımlardan rahatsızım. Bir de sahip olduğu sıfatla değerli insanlar böyle tavırlar içinde bulununca daha da çok üzülüyorum.

Ali Saydam'ın yazısında; herkes bir Facebook yazısı yazıyorken, ben de muhalif bir Facebook yazısı yazayım mıydı niyet, yoksa kendisinin de
...‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum...
diyerek belirttiği gibi, elde etraflı bir done olmadan, sırf son zamanlardaki magazin programlarına yansıyan Facebook çılgınlığı(!) etkisinden rahatsız olarak yazmış olduğu bir yorum muydu, bilemiyoruz.

Ama,
Ali Saydam'ın kim olduğunu ve bulunduğu noktayı biliyoruz. O yüzden de, bu talihsiz değerlendirme, onun gibi birine hiç yakışmıyor, maalesef, diye düşünmekten de kendimizi alamıyoruz. İlerleyen dönemde edineceği daha etraflı bilgiyle, mevzuya şimdi getirmiş olduğu bu yorumdan nasıl döneceğini, merak ediyorum.

Kaliteli blog içeriklerinin; paylaşım esasıyla ve bir takım çevrelere sevimli gözükme kaygılarından uzak,
özgürce üretildiğini biliyoruz. Takip ettiğim bloglar arasında, birçok gazete köşe yazarının sunabildiği performansı solda sıfır bırakacak kalitede olanları var.

İnternet yazarı sıfatıyla yayın yapan blogların gücünün bu şekilde azımsanmasını, bir kısım medya mensubunun ürktüğü yeni bir rekabet unsurundan kaçınma çabası, ya da daha iyi niyetli bir yaklaşımla,
bir mecra olarak internetin hâlâ yeterince tanınamamış, doğru algılanamamış olmasına bağlıyorum.

Tanımadıklarınızla konuşmayın, sıkı giyinip ailenizle dolaşın”, diyen; çıkardıkları kanunlar ve uygulama şekliyle internet kötü, pis, sakınılacak bir yermiş de korunmak için tek elden sansür en güvenilir yolmuş dayatması getiren; internet’in gerçekliğinden bu kadar uzak yöneticilerin olduğu bir ülkede; algılama yönetimi, iletişim dersleri verecek seviyede olanların da böyle yorumlar yapmasına şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum(!) ama, rahatsızım.

Televizyon, telefon icat edildiğinde de, bunları kim evinde kullanmak ister ki, gibi şeyler söylenmişti. Ama bakın günümüzde nasıl bir seviyeye ulaşmış durumdayız. Bloglar ve internet üzerine kulaktan dolma bilgilerle ahkâm kesmek de, biraz da fark etmeden kendini böyle bir konuma sokmaya neden olmuyor mu sizce de?
İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor.
diyor, sayın Ali Saydam, yazısında. Oysa insanlar, bir ürünü tercih etmeden önce, kullanıcı deneyimlerinden istifade etmek için internet üzerinde araştırma yapıyor, bloglar, forumlardaki yorumları okuyorlar.

İster sürekli takipçilerim, isterse arama motorlarından konuyla ilgili gelen ziyaretçiler olsun,
rahatsızlıklarımdan söz ettiğim yazılar kadar, pozitif bir mesaj ilettiğim yazılarımdan da bu etkiyi gözlemleyebiliyorum. Blogunda paylaşmış, O memnunsa, ben de kullanayım, memnun kalırım diye düşünüyor insanlar ve iletişim kurarak fikir edinmek istiyorlar.

Yakından, kendi blogum üzerinden birkaç örnek; paylaştığım Fako deneyimi, Lipton, Termofor, Powerturk.tv yazılarımdan sonra aldığım geri dönüşler, benim için bunun basit somut bir kanıtı.

En cezbedici reklamdansa tüketiciler, diğer tüketicilerin tavsiyelerine inanıyorlar. Sonuçlar, %80 oranında bunun böyle olduğunu gösteriyor. Durum böyleyken, peki ilk ağızdan yorumların aktarıldığı, paylaşıldığı blogların varlığını, azımsamak niye?

Aksine, internet ortamında pozitif mesajlar ilgi görüyor ve kulaktan kulağa yayılıyorlar!

Dünyanın en eski pazarlama yöntemi olan “ağızdan ağıza pazarlama” (WOM), bunun farkına varanlarca kullanılıyor ve bir strateji olarak diğer yöntemlerle kıyaslandığında
ölçülebilir sonuçlar 'WOM marketing'in farkını ortaya çıkarıyor.

İnternet medyasının gücünü azımsamak; reklam bütçelerini kabarık tutmak için eski bildik yöntemlere bir dönem daha tutunabilmek çabasıdır ancak, diye düşünüyorum. Yoksa sanmıyorum ki b
logların iletişimdeki önemine inanmayan reklamcılar, bu zamanın insanları olabilsinler!

Osman S Börütecene'nin, Ali Saydam'dan Sürpriz Bir İnternet Yaklaşımı, başlıklı güzel yazısına uzun bir yorum bırakmaktansa, bir 'internet yazarı' olarak kendi blogumda konudan bahsedip, altını bir kez daha çizmek istedim.

Blogun Hayatımızdaki Yeri, yazımda belirttiğim gibi;
Türkçe içerikli, kaliteli blogların varlığını önemsiyorum. Türkçe Yazım Kuralları'na dikkat eden, düzgün içerikli blogların sayısının çoğaldığını görmek istiyorum.

Düşüncelerinizi rahatça aktaracağınız, iletişim, paylaşım platformu olarak kullanacağınız bir blog sahibi olun ve bilgi, deneyimlerinizi aktararak siz de arkanızda kalıcı, güzel bir iz bırakın.

Yoksa siz de blogların iletişimdeki önemine inanmayanlardan mısınız?

Blog'un Hayatımızdaki Yeri [mim]


'Blogun Hayatımızdaki Yeri' konulu, röportaj kıvamında bir mim dalgası başlatmış, MaFİAMaX* blog.
1-) Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
2-) Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
3-) Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
4-) Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
5-) Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Sevgili Artemis*, cevap bekleyen bu soruları yanıtlayıp, benim de blog sahillerime doğru göndermiş, mim dalgasını.

Yanıt verdikten sonra, zinciri kırmamak için başka bloglara yönlendirmem gerekiyor. Önce kendi cevaplarımı yazıp, bir platform olarak blogların önemine değineceğim. Sonra da 'blogunuzun, hayatınızdaki yeri nedir?', diyerek pasladığım blogları yazacağım...

1.Blog yazmaya ilk defa, 2004'te; forumların devamı olarak yazılarımı bir arada tutmuş olmak ve istifade ettiğim şeyleri not düşmek için başladım.

2005'te, ilk Türkçe reklamblog'unda, şimdikine benzer bir formatta ve başka sitelerde yazıyordum. Sonrasında Flynxs'i düzenleyip, tasarım, reklam ağırlıklı ama, yelpaze aralığını biraz daha geniş tutarak, etkilenimlerimi not düşmeye başladım, devam ediyorum.

2. Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide, fakat bu içimden geldiği gibi yazmama da engel olmuyor. Sonuçta mevzuyu blogumun genel temasına bir şekilde bağlıyorum, ki genel tema da zaten, etkilenimlerimden oluşuyor.

Yaratıcı sürecimi destekleyen, avladığım ilham noktacıkları ve biriktirdiğim bilgi parçacıklarını; ben istifade ettim, başkalarının da işine yarayabilir diye ve ileride, geriye dönüp baktığımda; şu zamanda şunu kullanarak şunu yapmıştım, diye anımsamak için not düşüyorum.

3. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat etmem gerekmiyor. Öyle olmasaydı devam edemezdim.

Yazılarımı çoğunlukla, bir seferde oturup yazmıyorum; fırsat bulduğum aralarda parça parça yazıp, tamamlanınca kontrol edip yayımlıyorum. Bu, blog içeriğindeki sürekliliği sağlamamı kolaylaştırıyor.

4. Bloguma ve ziyaretçilerine, imkânım dahilinde özen gösteriyorum. Blog'un devamlılığı için bir stres duyumsamıyorum.

Evet, blogumla ilgilenildiğini, takip edildiğini görmek hoşuma gidiyor, ama sırf bu ilginin varlığını korumak ya da sayısını/derecesini artırmak gibi bir endişem de yok. Hani öyle olmasa, bir sonraki yazıda ne yazacağım, yazıların arasını fazla açmayayım gibi kaygılar, zamanla ömür törpüsü hâline dönüşebilirdi.

Bu rahatlığım; bloguma yaklaşımımla ilgili.
İşim gücüm blog değil, keyfi bir uğraş. İstifade edildiğini görmek de en sevindirici getirisi, şimdilik.

5. Blog yazmayı, zaman ayırabildiğim ve canım yerine başka bir şey koymayı isteyene kadar sürdüreceğimi düşünüyorum. Her an her şey olabilir!

Bloglar, kişilerin kendi alanlarında rahatça düşüncelerini yansıtabilmeleri ve bu doğrultuda bağlantılar kurabilmelerine fırsat veriyor olmasıyla, iletişim, etkileşime açık; farklı kullanımlara müsait, işlevsel platformlar.

Forumlar, mail grupları sonrası, blogların da varlığıyla internette, rahat bilgi akışı için zeminler yaratılabildiğinden; daha çok kaliteli içerik üreten blog olması, bilgiye erişimi daha da kolaylaştıracaktır, diye düşünüyorum.

Yazmak için deneyimlemiş olmamız ya da düşünce sürecinden geçen bilgileri sıraya dizmemiz gerekiyor. Sırf özenli bir üslûpla bunu yapmak için göstereceğimiz gayret bile; düşünce süreçlerimize hakim olmamızı, aktardığımız her ne ise onu daha da idrak etmemizi, etraflıca görmemizi sağladığından, çok önemli.

Yazıp, çizerek bir şeyler üzerinde düşünmenin yararı, okuldayken aşılanan en etkili öğrenme metodu.

K
ullandığımız lisana ne kadar hâkimsek; duygu, düşüncelerimizi de karşı tarafa o kadar rahat aktarabiliyoruz.

Yazmak, beynimizde daha çok bağlantı kurma şansını artırdığından, bilgilerin uzun süreli hafızada yer etmesini sağlıyor, pekiştiriyor.

Zihni canlı tutmanın bir yolu olarak da blogları, yazma deneyiminiz ve gelişimini sağlamak için kullanabileceğinizi, söyleyebilirim.


National Geographic'te, Kasım 2007'nin konularından biri de Hafıza idi. Görsel, işitsel hafıza süreçlerinin, beynin hangi bölümlerini nasıl aktiflediğini diyagramlar, multimedya sunumlarıyla görebileceğiniz online Bellek Haritası sayfasına, müsait bir zamanınızda bakmanızı öneririm. Zihnin işleyişinin farkına varacağınız minik bir yolculuk, sizi bekliyor olacak.

Türkçe içerikli, kaliteli blogların varlığını önemsiyorum. Türkçe Yazım Kuralları'na dikkat eden, düzgün içerikli blogların sayısının çoğaldığını görmek istiyorum.

'Blogun, Hayatımızdaki Yeri', mim pasını crazyabouthome, devletsah, karalamadefteri, muratbuyurgan, followthefever, burcinindenemeleri, isitmekaybi, buzcevheri, geldik.biz, compir bloglarına gönderiyorum.

Fakat tabii ki, katılımınız keyfi ve sadece benim seçtiğim bloglarla sınırlı değil, mevzuyu istediğiniz gibi eğip bükerek blogunuzda da konu edip, düşüncelerini aktarabilirsiniz.
Blogunuzun, hayatınızdaki yeri nedir?

[*: teşekkürler...]

Apple Store Poster




Üstteki görselde, bir metro girişinde yer alan; New York, 14. caddedeki Apple Store'u işaret eden bir posteri görüyoruz.


İlanın konumu ve konumuna göre hedefe yönelik hazırlanmış sade, fakat mesajını başarıyla ileten tasarımı güzel, dikkat çekici bir örnek olduğu için hoşuma gitti, buraya da almak istedim. Tam da, yakın zamanda MarketingMa'da Alper Akcan'ın aktardığı güzel
Apple Store deneyimi yazısı üzerine.

Alper Akcan yazısında, Apple Store'da tüm ürünlerin, müşterinin fonksiyonlarını rahatça deneyebilmesi için kullanıma açık; personelin ise çözüme-sonuca odaklı yaklaşımının etkisinden bahsediyordu.


Apple'ın farkını, mağazalarında nasıl hissedebiliyorsak; 'metroyu mu kullanacaksınız, biz de 14. caddedeyiz' diyerek, hedefini bulacak şekilde yormadan, akıl karıştırmadan ilettiği mesajını gördüğümüz üstteki bölgesel ilanında da, o farkı görebiliyoruz.

Evet, marka olmak, büyük marka olmak kolay değil.
Fakat bilinç, vizyon ve istikrarlı gelişmek için, bu uygulamalar, yani büyük markaların tavırları, değerlendirmesini bilecekler için iyi birer ders aslında...

Apple Store posteri, ilgiyle takip ettiğim Michael Surtees'in designnotes.info'da keyifle aktardığı, kendi deneyiminden.
Onu ve MarketingMa'daki yazıyı okumadan geçmemenizi öneririm.

A Few Good Admen!



Rob Reiner yönetmenliğindeki A Few Good Men (1992) filmini anımsarsınız. Geri dönüşlerle farklı zamanlarda yeniden izlenebilecek filmler kategorisindekilerden biridir, benim için. Sonundaki mahkeme sahnesi, seyirliktir. YouTube - A few Good Creative Men eğlenceli videosu ile, Jack Nicholson performansına bir de böyle bakalım, istedim.
I want big logo! We write ads or people die!

My Playground

Nedir?

Flynxs | Lynist weblog; ilham noktacıkları avlayan, yaratıcı sürecini desteklemek üzere bilgi parçacıkları biriktiren meraklı bir bünyenin rafine kişisel weblog'udur.

Mevcut olana farklı bir ışıkta bakmak da kimi zaman durumu kurtarıyor ama, edinilmiş daha fazla bilgi parçacığı, daha fazla bağlantı kurma şansını daima artırır.
İçerik; bu süreci tetikleyen, tasarım ekseninde denk geldiğim enteresan şeyleri not düşmemle beslenir. Müzik, sinema, kitap, alıntılar, haberler, kimi zaman da an'lık farkındalıklarımdan bahsederken, bana rastlayabilirsin.

Oyuncak blog'dur; görünümü zaman zaman değişebilir; yeni teknikleri, uygulamaları blog üzerinde denediğimi görebilirsin.

Tüm bunlar olurken, beni takip etmekle yetinmeyip katılabilir, bana ilham vermek için fısıldayabilirsin (: Ziyaretin için teşekkür ederim.

Lyn

Flynxs FriendFeedFlynxs DeliciousFlynxs Google ReaderFlynxs TwitterFlynxs BlograzziFlynxs CocommentFlynxs MyBlogLogFlynxs TechnoratiFlynxs OdeoFlynxs DailymotionFlynxs Vimeo