zihinsel süreçler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zihinsel süreçler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Toyota Camry: Every Bit Brilliant

flynxs-2008-camry-Toyota-Every-Bit-Brilliant

Publicis Mojo Australia tarafından hazırlanan Toyota Camry: Every Bit Brilliant reklamı. Hafta sonu çalışmak durumunda kalınca, böylesi yaratıcı işler görmek zihin açıcı taze bir soluk hissi duyumsatıyor. Eğlenceli...

Client: Toyota. Agency: Publicis Mojo, Australia. Creative Director: Micah Walker. Creative: Paul Sharp, Jon Rosen, Mike Burdick. Broadcast Producer: Sacha Loverich. Production Company: Academy Films. Director: Nick Gordon. Producer: Sally Campbell, Laura Kanerick. Director of Photography: Olivier Cariou. Line Production: GoodOil. VFX/Post Production: Fuel. Photographer: Greg White.




Videolar rutube.ru altından. Erişim engelleri rüzgârları arasında savrulurken bu fırsatla bu video paylaşım platformunu da Flynxs üzerinde denemiş olalım istedim (rutube'ın videolarda görüntüyü döndürebilme özelliği, enteresan(!)). Dailymotion'a erişim engeli şimdilik kalkmış gibi görünüyor ama, bu, bir belirsizlik içinde olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Umarız yakında rutube.ru erişimimiz de engellenmez!?

Craig Ward / Bak 11



Craig Ward illüstrasyonları ve tipografik tasarımdaki becerisinden ne kadar hoşlandığımı anlatmayacağım. wordsarepictures.co.uk altındaki portfolyosunu gördüğünüzde, o kanıya zaten kendiniz de rahatlıkla varacaksınızdır, diye düşünüyorum.

Ocak 2008, 'New York Magazine's Top 50 Restaurants Feature' için hazırlanmış -altta gördüğünüz- yeni Craig Ward illüstrasyonunu özellikle paylaşıp, bu fırsatla Craig Ward / Bak 11 ropörtajına dikkat çekmek istiyorum.



Hafta sonu dergilere bakarken, Bak Dergisi'ndeki Craig Ward ropörtajına denk gelince, -işlerine olan ilgimden- tanıdık bir dostla karşılaşma hissini duyumsadım, b
üyük bir keyifle okudum yazıyı.

Genelinden ve satır aralarından çok önemli detaylar yakalanabilecek bir aktarım olmuş.
Siz de müsait bir zamanınızda okumadan geçmeyin isterim. Tabii mutlaka grafik tasarımla ilgili olmanız da gerekmiyor. Farklı bir açıdan da ropörtajı değerlendirebilir, yaşamla ilgili kendinizden bir şeyler de yakalayabilirsiniz. Tıpkı, hoşlandığım pek çok detayı olmakla beraber bu anlamda bakınca yazıdan alttaki satırların özellikle ilgimi çekmesi, gibi.
...Londra’nın sahip olduğu mirasın ve tarihin içinde kaybolursunuz. Çoğu sabah işe giderken aynı yolu kullanıyorum, ama hala binaların üzerinde yeni farkettiğim ayrıntılarla karşılaşabiliyorum. Sadece orada olduğumu bilmek bile beni gülümsetiyor. Ulusal Galeri’yi geçiyorum, tiyatro bölgesini geride bırakıyorum, The Ivy’den devam ediyorum. O 100 metrelik alanda 15 farklı dil duyabiliyorum. Bu bende ne kadar önemsiz olduğum hissini uyandırıyor. Ama aynı zamanda gençken burada var olmanın ve bu yerin tadını çıkarmanın mutluluğunu da yaşıyorum. Her bir dönüşte bana yeniden ilham veriyor. İngiltere’nin yaratım merkezi olarak da Londra’nın, yokluğuna dayanamayacağım bir yer olduğunu düşünüyorum....[bknz: Bak]
Bir yer hakkında böyle şeyler hissedebilmek, ne kadar güzel. Ne dersiniz, sizce de öyle değil mi? İstanbul için buna yakın şeyler hissettiğimi söyleyebilirim.

Zihninizi Görsel İmajlarla Besleyin yazımda da değinmiştim, aynı sokaklardan geçmeyip farklı yollardan gitmenin, zihni yeni uyaranlara açık hâle getirdiği için hafızayı kuvvetlendirmede yararlı olduğunu, biliyoruz.

Fakat bununla beraber,
her defasında, yaşadığımız mekânlarda fark edecek yeni ayrıntılar bulabilmek de bir beceri ve aynı zamanda oraları özel kılmanın da yolu.

Konunun, 'New York Magazine's Top 50 Restaurants Feature', yani 'yemek' kısmı ilginizi çektiyse, alttaki bağlantılar da hoşunuza gidecektir:
Flynxs: 2008 Yemek Başkenti, İstanbul -bu yazı sonrasında Cafe Fernando'ya uğradığınızda, onu, Altın Örümcek finalinde desteklemekten kendinizi alamayacaksınız, haklısınız, ben de öyle yaptım!-.
Wikipedia: Restaurant (magazine) Top 50 -yıllara göre ülkeler ve seçilen restoranları-.

Blog'un Hayatımızdaki Yeri [mim]


'Blogun Hayatımızdaki Yeri' konulu, röportaj kıvamında bir mim dalgası başlatmış, MaFİAMaX* blog.
1-) Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
2-) Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
3-) Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
4-) Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
5-) Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Sevgili Artemis*, cevap bekleyen bu soruları yanıtlayıp, benim de blog sahillerime doğru göndermiş, mim dalgasını.

Yanıt verdikten sonra, zinciri kırmamak için başka bloglara yönlendirmem gerekiyor. Önce kendi cevaplarımı yazıp, bir platform olarak blogların önemine değineceğim. Sonra da 'blogunuzun, hayatınızdaki yeri nedir?', diyerek pasladığım blogları yazacağım...

1.Blog yazmaya ilk defa, 2004'te; forumların devamı olarak yazılarımı bir arada tutmuş olmak ve istifade ettiğim şeyleri not düşmek için başladım.

2005'te, ilk Türkçe reklamblog'unda, şimdikine benzer bir formatta ve başka sitelerde yazıyordum. Sonrasında Flynxs'i düzenleyip, tasarım, reklam ağırlıklı ama, yelpaze aralığını biraz daha geniş tutarak, etkilenimlerimi not düşmeye başladım, devam ediyorum.

2. Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide, fakat bu içimden geldiği gibi yazmama da engel olmuyor. Sonuçta mevzuyu blogumun genel temasına bir şekilde bağlıyorum, ki genel tema da zaten, etkilenimlerimden oluşuyor.

Yaratıcı sürecimi destekleyen, avladığım ilham noktacıkları ve biriktirdiğim bilgi parçacıklarını; ben istifade ettim, başkalarının da işine yarayabilir diye ve ileride, geriye dönüp baktığımda; şu zamanda şunu kullanarak şunu yapmıştım, diye anımsamak için not düşüyorum.

3. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat etmem gerekmiyor. Öyle olmasaydı devam edemezdim.

Yazılarımı çoğunlukla, bir seferde oturup yazmıyorum; fırsat bulduğum aralarda parça parça yazıp, tamamlanınca kontrol edip yayımlıyorum. Bu, blog içeriğindeki sürekliliği sağlamamı kolaylaştırıyor.

4. Bloguma ve ziyaretçilerine, imkânım dahilinde özen gösteriyorum. Blog'un devamlılığı için bir stres duyumsamıyorum.

Evet, blogumla ilgilenildiğini, takip edildiğini görmek hoşuma gidiyor, ama sırf bu ilginin varlığını korumak ya da sayısını/derecesini artırmak gibi bir endişem de yok. Hani öyle olmasa, bir sonraki yazıda ne yazacağım, yazıların arasını fazla açmayayım gibi kaygılar, zamanla ömür törpüsü hâline dönüşebilirdi.

Bu rahatlığım; bloguma yaklaşımımla ilgili.
İşim gücüm blog değil, keyfi bir uğraş. İstifade edildiğini görmek de en sevindirici getirisi, şimdilik.

5. Blog yazmayı, zaman ayırabildiğim ve canım yerine başka bir şey koymayı isteyene kadar sürdüreceğimi düşünüyorum. Her an her şey olabilir!

Bloglar, kişilerin kendi alanlarında rahatça düşüncelerini yansıtabilmeleri ve bu doğrultuda bağlantılar kurabilmelerine fırsat veriyor olmasıyla, iletişim, etkileşime açık; farklı kullanımlara müsait, işlevsel platformlar.

Forumlar, mail grupları sonrası, blogların da varlığıyla internette, rahat bilgi akışı için zeminler yaratılabildiğinden; daha çok kaliteli içerik üreten blog olması, bilgiye erişimi daha da kolaylaştıracaktır, diye düşünüyorum.

Yazmak için deneyimlemiş olmamız ya da düşünce sürecinden geçen bilgileri sıraya dizmemiz gerekiyor. Sırf özenli bir üslûpla bunu yapmak için göstereceğimiz gayret bile; düşünce süreçlerimize hakim olmamızı, aktardığımız her ne ise onu daha da idrak etmemizi, etraflıca görmemizi sağladığından, çok önemli.

Yazıp, çizerek bir şeyler üzerinde düşünmenin yararı, okuldayken aşılanan en etkili öğrenme metodu.

K
ullandığımız lisana ne kadar hâkimsek; duygu, düşüncelerimizi de karşı tarafa o kadar rahat aktarabiliyoruz.

Yazmak, beynimizde daha çok bağlantı kurma şansını artırdığından, bilgilerin uzun süreli hafızada yer etmesini sağlıyor, pekiştiriyor.

Zihni canlı tutmanın bir yolu olarak da blogları, yazma deneyiminiz ve gelişimini sağlamak için kullanabileceğinizi, söyleyebilirim.


National Geographic'te, Kasım 2007'nin konularından biri de Hafıza idi. Görsel, işitsel hafıza süreçlerinin, beynin hangi bölümlerini nasıl aktiflediğini diyagramlar, multimedya sunumlarıyla görebileceğiniz online Bellek Haritası sayfasına, müsait bir zamanınızda bakmanızı öneririm. Zihnin işleyişinin farkına varacağınız minik bir yolculuk, sizi bekliyor olacak.

Türkçe içerikli, kaliteli blogların varlığını önemsiyorum. Türkçe Yazım Kuralları'na dikkat eden, düzgün içerikli blogların sayısının çoğaldığını görmek istiyorum.

'Blogun, Hayatımızdaki Yeri', mim pasını crazyabouthome, devletsah, karalamadefteri, muratbuyurgan, followthefever, burcinindenemeleri, isitmekaybi, buzcevheri, geldik.biz, compir bloglarına gönderiyorum.

Fakat tabii ki, katılımınız keyfi ve sadece benim seçtiğim bloglarla sınırlı değil, mevzuyu istediğiniz gibi eğip bükerek blogunuzda da konu edip, düşüncelerini aktarabilirsiniz.
Blogunuzun, hayatınızdaki yeri nedir?

[*: teşekkürler...]

Moleskine, Paula Scher, Tipografik Enstantaneler


Paula Scher Moleskine'inden tipografik enstantaneler.

Siz, ertesi günkü önemli bir işin yarattığı beklenti yüzünden heyecanlanıp uyuyamadığınızı sanırken, zihniniz; ertesi günün yaşanabilecek her varyasyonunu en ince ayrıntısına kadar kurgulayıp, kendi içinde yaşayarak deneyimleyip sizi, yeni güne hazırlamakla uğraşıyordur.

Endişelenmeyin. Uyumanın yolu; zihninizi susturmak ya da dikkatini başka birşeyle meşgul olarak dağıtmaktan geçiyor ve bunun için seçenekler çok. Ben, eğlenceli ve yormayanlardan birini seçtim; izlemek (farkında olarak ya da olmayarak izlediğimiz dünyanın, bilinçaltı etkisine güzel bir örnekten bahsettiğim "Darren Brown, Reklam, Subliminal Etki" başlıklı yazımı anımsayın!).

Evet, uykum kaçtı ve aklımda, zihnimi işime yarayacak uyaran yağmuruna tutabileceğim, bu sıralar özellikle ilgimi çeken bir konu da var; sayfalar arasına saklanmış kolajlar.

Moleskinler arasında geziniyorum. Üstte videosunu paylaştığım Paula Scher Moleskine'i de bu gezintimin keyifli duraklarından biriydi.

Konu ilginizi çektiyse; Flickr üzerinden moleskine, moleskineart, citynotebook etketleriyle erişebileceğiniz fotoğraflarla ya da YouTube Moleskine videolarıyla siz de yaratıcı, zengin bir dünyanın kapılarını aralayabilir ya da an'ınıza renk katabilirsiniz.

YouTube'a uğramışken, A documentary on the designer Paula Scher videosu yanında, A lesson on typography ve Pulp Fiction in Typography ile başlayıp Typography etiketli diğer videolarla gezintinizi sürdürebilirsiniz.

Kaçan uyku noktacıklarınızı yakalamak istiyorsanız; olası benzeri gezintilerinizi, tek bir konuya odaklanarak yirmi dakika civarı bir sürede tutmanızı öneririm.

Zihninizi Görsel İmajlarla Besleyin

Araştırmalar, zihni çalıştırıcı aktivitelerin beyinde yaş ilerledikçe algılama kabiliyetinin azalmasını önlemede yardımcı olduğunu gösteriyor. Bu tip aktiviteler, Alzheimer riskini de azaltmakta.

Alzheimer, en kötü hastalık olsa gerek. Zihnin kendi içine çökmesi. Önce minik masum detayları unutmakla başlayıp, yavaş yavaş önce birkaç gün önceyi, sonra da iyi kötü tüm geçmiş hatıralarımızı, dostlarımızı, ailemizi unutacak noktaya gelmek ve kendimizi unuttuğumuz noktada da yaşamımızın tüm anlamıyla yitip gitmesi, ölüm... Bunlar olurken, sevdiklerimize yaşattığımız zor, acı dolu günleri bile bilememek...

Bunca detaya imtina ederek geçirdiğim bir ömrün, öyle bir zihinsel hastalıkla son bulmasını hiç istemem. Sanmıyorum ki, hiç kimse böyle bir son arzu etsin. Fakat farkında olmayarak yaşayarak, kendimize çizdiğimiz sınırların içine kendimizi hapsederek; düşünmesi bile ürkünç böylesi hastalıklara davetiye çıkarmış oluyoruz!

Günlük davranışlarınızı düşünün. Uyanıp yatağın aynı tarafından kalkarak güne başlıyorsunuz. S
abah gözlerinizi aynanın önüne gelmeden açmaya belki gerek bile görmüyorsunuz, ayaklarınız sizi götüreceği yeri biliyor. Dişlerinizi aynı elle fırçalayıp, kahvaltınızı aynı ele yapıyorsunuz. Evden çıkarken anahtarlarınızı, çantanızı nerden alacağınızı düşünmeye gerek görmüyorsunuz bile, eliniz nereye gideceğini biliyor. İş yerine giderken kullandığınız aynı yol üzerindeki tüm ayrıntıları zihniniz defalarca görmekten ezberlediği için, hiç bir şey sizi şaşırtmıyor, ilginç gelmiyor, dikkatinizi çekmiyor bile. İş yerinde aynı masa düzeniniz, telefonunuzun yeri, monitörünüzün yönü hep aynı. Öğle yemeğinizi yediğiniz yerler. Markette hangi reyona gidip neredeyse hangi rafta ne bulabileceğinizi bile biliyorsunuz.

Aslında biz farkında olmasak bile, yaşadığımız mekânların her ayrıntısı zihnimizde kayıtlı. Milimetrik hesaplarla neyin nerede olduğunu biliyoruz.

Bu örnekler daha detaylandırılabilir. Ama sonuçta hep aynı rutinin içinde yaşayıp duruyoruz. Hatta kendimizi alışkanlıklarla, bildik şeylerle örülü böyle bir rutin içinde tutmak; 'güvende' olma hissini, rahatlığını yarattığından; bu durumu bilerek kendi ellerimizle var ediyoruz.

Bilmiyoruz ki, aslında böylelikle beynimizi kullanma fırsatlarını kaçırıyor ve yaşamımızın ilerki yıllarında, şimdinin o çok gururlu, kibirli tarafımızı bile solda sıfır bırakacak zihinsel hastalıklara imkân tanımış oluyoruz.

Bu durumun az çok farkına varmış birçok insan ise, zihnini aktif tutmak için satranç, kâğıt oyunları ve bulmacalar gibi değişik oyunlar oynamaya; arada diğer eliyle yazıp, yemek yemeye ya da eve veya işe gitme yollarını farklılaştırıp zihnin kapılarını yeni uyaranlara açık bırakmaya çalışıyor. Fakat bunların, hatta satranç ve briç gibi oyunlarla zihni meşgul etmenin bile belli bir takım limitleri var.

Satrançta, birincil olay görsel algılama, uzun süreli ilgi odaklanması ve benzer durumlara karşın hafıza gelişimi. Deneyimli satranç oyuncuları kendileri veya başkaları tarafından oynanmış yüzlerce hamleyi hatırlayabiliyor ve ağırlıklı olarak deneyime dayanıyorlar. Çoğu hamle daha önce provası yapıldığı için neredeyse otomatik hale geliyor.

Bulmaca egzersizi genellikle tekrarlanan kelimeleri hatırlamakla oluyor. Bu tip tek yönlü algılamalı aktivitelerden farklı olarak günlük hayatta kullanışlı temel birçok algılama gerektiren yöntemler gerekmekte.

Eve veya işe gidecek yol kombinasyonları da zamanla tükenecek ve bildik olacaktır. Kaldı ki, diğer elinizi kullanmayı bile kısa sürede benimseyebilirsiniz. Peki sonra?

Zihni canlı tutmak, ilerleyen yaşlarda bunamayı önlemek için, değişik uğraşlar edinerek, yaşamda rutinden uzak kalmanın önemi ortada. Peki ama nasıl? Zihnimizi nasıl daha canlı tutabiliriz.
"Sözcükler öğrenirken, her gün aynı sözcükleri tekrar etmek öğrenmeyi verimli kılmıyor. Ancak tekrar ettiğimiz sözcüklerin arasına yeni sözcükler kattığımız zaman, öğrenme daha etkili ve hafızada daha kalıcı oluyor. Ders çalışmaya başlamadan önce beş dakika, örneğin 'National Geographic' dergisinde manzara resimlerine bakmak, öğrenmeyi çok daha verimli kılıyor. Yeni şeyler öğrenmek, yeni yerler görmek, hareketli olmak, yeni resimler bakmak, yani yeni bilgilerin her türü beyni canlı tutuyor. Ama hep aynı şeyi yapmak, örneğin bulmaca çözmek gibi pek fazla bir şey getirmiyor."
bu sözler, Almanya ve İngiltere'de araştırmalar yapan nöroloji uzmanı Prof. Emrah Düzel'e ait.

Beynin tanıdık bilgiler karşısında yeni bilgileri tercih edip etmediğini araştırmak için deneklere, insan portreleri, dışardan çekilmiş farklı resimler gösterilmiş. Bu sırada manyetik rezonans tomografi tekniğiyle beyin aktiviteleri ölçülmüş. Beynin tanıdık resimler karşısında aktive olmadığı, resimler ne kadar tanıdık olayları gösteriyorsa, beyindeki aktivitenin o kadar azaldığı tespit edilmiş. Tanıdık resimleri ilginç kılmak için, örneğin trafik kazası fotoğrafları gösterilmişk. Bu resimler trafik kazası gibi önemli olaylar olmasına rağmen beyni aktive etmediği, beynin dopamin merkezlerinin canlanmadığı görülmüş.

Ardından deneklere hiç tanımadıkları manzara ve kent resimleri gösterilip, beyindeki aktiviteleri ölçüldüğündeyse; bu yeni resimlerin beyinde aktivite yarattığı ve dopamin ürettiğini görülmüş.

Bu araştırma sonuçlarının, hafızayı güçlendirme, hafıza kaybını önleme ve Alzheimer hastalığını geciktirmede yeni bir çığır açacağı umuluyor.

İşi görsel hafızasını, bilgi ve hayal gücüyle birleştirmek olan biri olarak; farklı görsel imajlarla zihni uyarmanın etkilerinin içsel olarak farkına varmış ve kullanırken, Prof. Emrah Düzel'in bu araştırması beni hiç şaşırtmadı.

Zihne ne kadar farklı uyaran gönderirsek, o hem o kadar arka planda çalışmış olacak, hem de bu uyaranlarla oluşturduğu belki de bize hiç ilgisiz gözükebilecek kombinasy
onlar ve bunların senteziyle, hiç olmadık anlarda kendimizi farklı fikirleri bulmuş olarak yakalayabileceğiz.

Zihnimizin kütüphanesinde, her anımızla ilgili uyaranlar etiketlenip saklanıyor. İleride bir fikre şiddetle gereksindiğimizde, bu etiketlerin arkasında saklanan çekmecelerdeki parçalar bir araya gelip, puzzle'ı tamamlıyor. Hangi ilhâm rüzgârına kapıldığımızı anlayamadan, bulduğumuz fikrin muhteşemliğine hayran kalıyoruz.

O fikri var eden, zamanında biriktirdiğimiz olmadık ayrtıntılarla bizleriz. Beynimizdeki hücreler ne kadar farklı kombinasyonla birbirine temas etme fırsatı bulabilirse, o kadar elektrik akımı üreterek
zihnin canlılığını sürdürmüş oluyor.

Bunun farkında, bilincinde olarak yaşadığımızı düşünün; sıkı sıkıya tutunduklarımızı bir tarafa bırakıp, kendimizi alternatiflere açık bıraktığımızda, yaşamımız zenginleşecek Hem iş hem kişisel ilişkilerde bu zenginliği fark edebilileceğiz. Bağlantılarımız çoğaldıkça, günün birinde bunları kullanma ihtimalimiz artacak; sahip olduğumuz bu birikimin niceliği kadar niteliğinin de ne derece zengin olduğunu anlayacağız.

Ne kadar sıkı sıkıya tutunduğumuz dünyamızda kendimize esneklik tanıyabilir; bağlılıklardan kendimizi kurtarıp; seçeneklere, yeni tercihlere açık bırakabilirsek; kendimize o kadar değişik yol, yaşam haritası türetmiş oluruz. Bu bizi olası çıkmaz sokaklardan koruyacağı gibi, yıkıldığımızı sandığımız noktalarda da kendimizdeki güçten yeniden var olmamızı sağlayacaktır.

Zihninizi Görsel İmajlarla Besleyin!

Kendinize, rutininizin dışına çıkaracak fırsatlar yaratın!

Kendinizi şaşırtın!

Yenilik yapmanın enerjisinden istifade edin. Bir farklılık yapın, bu hoşlanmayacağınız, sizi zorlayacak bir şey olsa bile ve ardından ne olacağını gözlemleyin. İnanıyorum, yaşamınız zenginleşecektir. İsterseniz kendinizi sürükleyeceğiniz böyle minik maceraları ve etkilerini, sonra gelip burda benimle de paylaşabilirsiniz.

(Bu yazı, sevdiklerimden biriyle ilgili anılarımı unuttuğumu sanarak uyandığım kötü bir rüya sonrası; uzaktan duyulan seyrek gök gürültüleri ve yağmur habercisi puslu bir İstanbul sabahında, metalik yüklü bulutlar altında uçuşan martı seslerini dinleyerek yazılmıştır. Artık yağmur yağsındır. Sadece habercisi sesini duymak yetmiyordur. Yağmur sonrası açacak güneşle kent ve ruhlarımız tazelensindir.
Yoksa paragraflar sürecek uzun cümleler yazabilme yeteneğimi geliştirmeye parantez içinde bile devam edeceğimdir. Puff!...)

Spencer Tunick ile Ağaçtan Ormana!

Parçadan Bütüne, Ağaçtan Ormana, Platon'un 'GÖR' Dediği!

Andreas Gursky fotoğraflarındaki insanların, birer birey olmaktan öte bütünün bir parçası, grafik öğe olarak yerleşimlerini beğendiğimden bahsetmiştim.

Fotoğrafta insan kullanımına; insanların birey olarak değil, işaret ettikleri bütünün parçası olmaları, fotoğrafta sadece bir leke, doku olarak değerlendirilmelerine, Spencer Tunick'in 'Çıplak Dünya' projesindeki çalışmalarını farklı bir örnek olarak göstermek mümkün.
Spencer Tunick, çok sayıda ile gerçekleştirdiği sanatsal fotoğraflarla tanınır. Kişi sayısının fazlalığı nedeniyle fotoğraflarında çıplak bedenler tek tek algılanmaz; soyut bir desene, doku fotoğrafına dönüşür.

Tunick, fotoğraflarını genellikle dünyanın çeşitli yörelerindeki büyük şehirlerde enstalasyon çalışması olarak gerçekleştirir.
...

1992 yılından bu yana çıplak kalabalıkları kamuya açık alanlarda toplayarak, fotoğraflayan Amerikalı fotoğraf sanatçısı Spencer Tunick'in, 'Çıplak Dünya' projesi kapsamında, en son Hollanda'da gerçekleştirdiği çekimlerinin haberlerine medyada denk gelmişsinizdir.

...

Amsterdam'daki çekimlerde 4 farklı mekân kullanılmıştı. Bu mekânlardan biri olan 'Katlı Otopark' çalışması; diğerleri arasında benim dikkatimi çeken ve düşündürdükleriyle bu yazıyı yazmamı sağlayan fotoğraf.
2000 kadın ve erkeğin çıplak olarak Amsterdam'ın tarihi merkezinde bulunan bir köprü üzerinde verdikleri pozun en ilgi çekici poz olduğu, burada sanatçının ten rengi üzerinde oynamalar yaptığı, fotoğraflardan birinde insanların açık tenden koyu tene doğru dizildiklerinin görülebildiği kaydedildi.
Zamanında heykelleri farklı bir zihniyetle değerlendirip, onlardaki anatomi bilgisinin, estetiğin görülememiş olunması gibi; Spencer Tunick'in 'Çıplak Dünya' projesi de sanat olarak görülemeyip, çıplaklık sanatla bağdaştırılamayabilir.

Bunun yanında, yapılanın sanat olmaktan ziyade, dikkat çekici iyi bir fikri uygulamakla popülerlik kazanmaktan öte bir değeri olmadığı da düşünülebilir.

Bu düşünceler, yaklaşımlar mı bize yol katettirir, yoksa
bu çekimleri; çıplak bir vücuda pornografi ya da cinayet (ceset) açısından değil, sanatsal açıdan da bakılabileceğinin göstergesi olarak kabul edebilmemiz mi? Parçayı değil bütünü görebilmek; tek bir ağaca takılıp kalmaktansa ormanı fark edebilmek de bu değil midir?

Spencer Tunick'in 'Çıplak Dünya' projesine, olası olumsuz yaklaşımlar için; b
u noktada konuyu, konuya yaklaşımımı ve ulaşılmasını umut ettiğim zihinsel düzeyi iyi ifade edeceğini düşündüğümden; o çok bildik 'Platon’un Mağara Örneği'ni anımsatarak bitirmek istiyorum.

Platon “Devlet” adlı eserinde, “uyanmış” kişi ile “uyuyan” kişi arasındaki farkı mağara metaforuyla şöyle anlatır:

Derin bir mağaranın dibinde, çocukluklarından beri yaşayan insanlar vardır. Bunlar “uyuyanlar” sayılan kimselerdir.

Mağaranın girişine sırtları dönük olduklarından, bu insanlara ışık arkalarından gelir ve yalnızca önlerine baktıkları için de ancak ışığın duvara yansıttığı gölgeleri görebilirler.

Gün ışığına çıkmadıkça “hakikatler”i göremeyecek olan bu kimseler, ancak objelerin mağara duvarına yansıyan gölgelerini görebilmekte ve bu gölgelere bakarak, o objeler hakkında yalan yanlış birtakım yorumlarda bulunmaktadırlar.

Aslında arkadan gelen ışıkla görüp korktukları, kendi gölgelerinden başka birşey değildir.

Hakikatleri görebilmek ancak mağaradan gün ışığına çıkmakla olanaklıdır. Kısaca, “uyanış” mağaranın dışına çıkıştır; uyanabilmiş olanlar mağaranın dışında, gün ışığı altında objeleri hakikatte oldukları gibi görmektedirler.

Zamanında maruz kaldığımız algı yönetimine hizmet eden, birtakım zihinsel şartlanmışlıkların gölgesinden, öğrenilmiş kalıplardan kurtularak görebilmemiz; Platon örneğindeki gibi, içinde bulunduğumuz durumu fark edip, mağara dışına çıkabilmemize ve bu yolda istekle göstereceğimiz çabaya bağlıdır.
Bir zihnin gelişkinliği; kabul edilemez görüneni kabul edebilmesiyle ölçülür.
Spencer Tunick'in 'Çıplak Dünya' projesi, belki de aslında içinde bulunduğumuz zihinsel kalıplarımızı, bakış açımızı esnetmemiz mesajını veren bir fırsattır. Neden olmasın? Her durumdan bir ders çıkarabilen ve bunu kazanç bilen bünyeler, eminim bunu da mantık süreçlerinde sentezlemekten keyif duyacaklardır.

(Resimler, üzerlerine tıklandığında daha büyük ebatta görüntülenebilirler.)