algı yönetimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
algı yönetimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

The Big Brother State



David Scharf imzalı 'The Big Brother State'; 2007 Bitfilm Festival'ine katılan -beğendiğim- ödüllü animasyonlardan biriydi.

Geçen gün, Google'ın yeni servisini -tıbbi kayıtları tutup, onlara kolay erişimi sağlayacak sağlık hizmeti- test etmeye başlayacağı, haberini okurken;
bunun bir yandan iyi olacağı, ama diğer yandan kişisel bilgi güvenliği açısından sorun olabileceğinden kullanımda tereddüt edilebileceğini düşünüyordum, 'The Big Brother State' animasyonunu anımsadım.

Evet, güvenlik tüm dünyanın sorunu. Ve güvenlik vurgusuyla
'The Big Brother State', aynı zamanda ülkemizde terörizmle mücadelenin öncelikli gündem olduğu bu günlere de uyuyor, maalesef.
Terörün tek bir amacı vardır. Terör yaratmak!

Terörizmin amacı terör ve korku yaratmaktır. Korku insan müessesesini sarsar. Düşmanı içten zayıflatır... topluluklarda kargaşaya sebep olur.

Terörizm intikam ifadesi değildir. Terörizm siyasi bir silahtır. Bir hükümetin sarsılmazlık görüntüsünü sildiğinizde, insanların imanını da silersiniz... İnanç kaybı... [bknz.]
Sevdiğim kitaplardan birinden bir alıntı. Bu alıntı aynı zamanda bana, görünümün önemini ve "Yönetimin, duygusal yaklaşımla zaafiyet gösterecek lüksü olamaz, strateji/taktik bütünlükle hareket edilmelidir", düsturunu da hatırlatarak iyi bir cevap oldu. Pekçoğumuz gibi ben de, ülkede böyle bir gündemimiz varken, Cumhurbaşkanımızın başkomutan sıfatıyla ülkede kalmaktansa, neden Tanzanya* ziyaretine gidiyor olabileceğini anlamaya çalışıyordum... Umarım, doğru bir cevaptır.

*Yeni gelişmeye göre Cumhurbaşkanı, Tanzanya gezisini ertelemiş [bknz.].

Yoksa Siz De Blogların İletişimdeki Önemine İnanmayanlardan Mısınız?

İnternet ortamı iletişim aracı olarak ne kadar etkili? Moda üslûpla söyleyelim: Blog’lar, Facebook’lar falan yânı(!)... Internet yazarlığı falan yânı(!)...

...blogları kullanarak kurumsal ya da bireysel iletişimin yönetilebileceğini iddia eden ‘trendy’ arkadaşlara da inanmıyorum; ürünleri bu yolla pazarlayacağını ileri süren iletişim ‘sihirbazlarına’ da...
Bu satırlar maalesef, Ali Saydam'ın 'Benim ‘blog’um da yok Facebook üyeliğim de!', yazısından.

Blogların, Facebook'un daha doğrusu İnternetin, bir mecra olarak ötelenmeye çalışıldığı böylesi yaklaşımlardan rahatsızım. Bir de sahip olduğu sıfatla değerli insanlar böyle tavırlar içinde bulununca daha da çok üzülüyorum.

Ali Saydam'ın yazısında; herkes bir Facebook yazısı yazıyorken, ben de muhalif bir Facebook yazısı yazayım mıydı niyet, yoksa kendisinin de
...‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum...
diyerek belirttiği gibi, elde etraflı bir done olmadan, sırf son zamanlardaki magazin programlarına yansıyan Facebook çılgınlığı(!) etkisinden rahatsız olarak yazmış olduğu bir yorum muydu, bilemiyoruz.

Ama,
Ali Saydam'ın kim olduğunu ve bulunduğu noktayı biliyoruz. O yüzden de, bu talihsiz değerlendirme, onun gibi birine hiç yakışmıyor, maalesef, diye düşünmekten de kendimizi alamıyoruz. İlerleyen dönemde edineceği daha etraflı bilgiyle, mevzuya şimdi getirmiş olduğu bu yorumdan nasıl döneceğini, merak ediyorum.

Kaliteli blog içeriklerinin; paylaşım esasıyla ve bir takım çevrelere sevimli gözükme kaygılarından uzak,
özgürce üretildiğini biliyoruz. Takip ettiğim bloglar arasında, birçok gazete köşe yazarının sunabildiği performansı solda sıfır bırakacak kalitede olanları var.

İnternet yazarı sıfatıyla yayın yapan blogların gücünün bu şekilde azımsanmasını, bir kısım medya mensubunun ürktüğü yeni bir rekabet unsurundan kaçınma çabası, ya da daha iyi niyetli bir yaklaşımla,
bir mecra olarak internetin hâlâ yeterince tanınamamış, doğru algılanamamış olmasına bağlıyorum.

Tanımadıklarınızla konuşmayın, sıkı giyinip ailenizle dolaşın”, diyen; çıkardıkları kanunlar ve uygulama şekliyle internet kötü, pis, sakınılacak bir yermiş de korunmak için tek elden sansür en güvenilir yolmuş dayatması getiren; internet’in gerçekliğinden bu kadar uzak yöneticilerin olduğu bir ülkede; algılama yönetimi, iletişim dersleri verecek seviyede olanların da böyle yorumlar yapmasına şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum(!) ama, rahatsızım.

Televizyon, telefon icat edildiğinde de, bunları kim evinde kullanmak ister ki, gibi şeyler söylenmişti. Ama bakın günümüzde nasıl bir seviyeye ulaşmış durumdayız. Bloglar ve internet üzerine kulaktan dolma bilgilerle ahkâm kesmek de, biraz da fark etmeden kendini böyle bir konuma sokmaya neden olmuyor mu sizce de?
İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor.
diyor, sayın Ali Saydam, yazısında. Oysa insanlar, bir ürünü tercih etmeden önce, kullanıcı deneyimlerinden istifade etmek için internet üzerinde araştırma yapıyor, bloglar, forumlardaki yorumları okuyorlar.

İster sürekli takipçilerim, isterse arama motorlarından konuyla ilgili gelen ziyaretçiler olsun,
rahatsızlıklarımdan söz ettiğim yazılar kadar, pozitif bir mesaj ilettiğim yazılarımdan da bu etkiyi gözlemleyebiliyorum. Blogunda paylaşmış, O memnunsa, ben de kullanayım, memnun kalırım diye düşünüyor insanlar ve iletişim kurarak fikir edinmek istiyorlar.

Yakından, kendi blogum üzerinden birkaç örnek; paylaştığım Fako deneyimi, Lipton, Termofor, Powerturk.tv yazılarımdan sonra aldığım geri dönüşler, benim için bunun basit somut bir kanıtı.

En cezbedici reklamdansa tüketiciler, diğer tüketicilerin tavsiyelerine inanıyorlar. Sonuçlar, %80 oranında bunun böyle olduğunu gösteriyor. Durum böyleyken, peki ilk ağızdan yorumların aktarıldığı, paylaşıldığı blogların varlığını, azımsamak niye?

Aksine, internet ortamında pozitif mesajlar ilgi görüyor ve kulaktan kulağa yayılıyorlar!

Dünyanın en eski pazarlama yöntemi olan “ağızdan ağıza pazarlama” (WOM), bunun farkına varanlarca kullanılıyor ve bir strateji olarak diğer yöntemlerle kıyaslandığında
ölçülebilir sonuçlar 'WOM marketing'in farkını ortaya çıkarıyor.

İnternet medyasının gücünü azımsamak; reklam bütçelerini kabarık tutmak için eski bildik yöntemlere bir dönem daha tutunabilmek çabasıdır ancak, diye düşünüyorum. Yoksa sanmıyorum ki b
logların iletişimdeki önemine inanmayan reklamcılar, bu zamanın insanları olabilsinler!

Osman S Börütecene'nin, Ali Saydam'dan Sürpriz Bir İnternet Yaklaşımı, başlıklı güzel yazısına uzun bir yorum bırakmaktansa, bir 'internet yazarı' olarak kendi blogumda konudan bahsedip, altını bir kez daha çizmek istedim.

Blogun Hayatımızdaki Yeri, yazımda belirttiğim gibi;
Türkçe içerikli, kaliteli blogların varlığını önemsiyorum. Türkçe Yazım Kuralları'na dikkat eden, düzgün içerikli blogların sayısının çoğaldığını görmek istiyorum.

Düşüncelerinizi rahatça aktaracağınız, iletişim, paylaşım platformu olarak kullanacağınız bir blog sahibi olun ve bilgi, deneyimlerinizi aktararak siz de arkanızda kalıcı, güzel bir iz bırakın.

Yoksa siz de blogların iletişimdeki önemine inanmayanlardan mısınız?

Glow Brick



Glow Brick; ‘elektriksiz’ yanan bir ‘ampul’. Ampul içine yerleştirilmiş fosforlu sıvı, gündüz topladığı ışığı geceleri yansıtarak hoş bir ambiyans yaratıyor.

Photoluminescence "Foto Işıma" sayesinde ampul, içindeki pigmentlerin güneş ışığı altında biriktirdiği enerjiyi, karanlıkta açığa çıkarıyor.

Işığın şiddeti, geliş yönü, rengi, yansıması gibi özellikleriyle oynanarak; mekânsal uyarım elemanlarından olan renk, ışık, doku ve formun kullanımıyla; mekân kalitesi artırılabileceği gibi, o mekânı kullananların algılarını etkilemek; yani duygusal uyarımla psikolojilerini değiştirmek de mümkün.

Aydınlatmanın, kişiye nerede olduğunun bilincinde olmasını sağlayacak birer ipucu görevi de üstlendiği ve iç aydınlatma tasarımlarında cinsiyet farklılığının göz önünde bulundurulmasının gerekliliği bilinciyle hareket edildiğinde; çok daha ferah ve kullanışlı mekânlar yaratılabilecektir.

Mekânınızdaki aydınlatmada minik bir değişiklik yapıp, bunun üzerinizdeki etkisini gözlemleyin. Glow Brick, bunu yapabilmenin sadece enteresan yollarından biri.

Temin edilebilecek yerler: Amazon-Glow Brick, Suck.uk-Glow Brick, Bunlardanistiyorum-Glow Brick.

Spencer Tunick ile Ağaçtan Ormana!

Parçadan Bütüne, Ağaçtan Ormana, Platon'un 'GÖR' Dediği!

Andreas Gursky fotoğraflarındaki insanların, birer birey olmaktan öte bütünün bir parçası, grafik öğe olarak yerleşimlerini beğendiğimden bahsetmiştim.

Fotoğrafta insan kullanımına; insanların birey olarak değil, işaret ettikleri bütünün parçası olmaları, fotoğrafta sadece bir leke, doku olarak değerlendirilmelerine, Spencer Tunick'in 'Çıplak Dünya' projesindeki çalışmalarını farklı bir örnek olarak göstermek mümkün.
Spencer Tunick, çok sayıda ile gerçekleştirdiği sanatsal fotoğraflarla tanınır. Kişi sayısının fazlalığı nedeniyle fotoğraflarında çıplak bedenler tek tek algılanmaz; soyut bir desene, doku fotoğrafına dönüşür.

Tunick, fotoğraflarını genellikle dünyanın çeşitli yörelerindeki büyük şehirlerde enstalasyon çalışması olarak gerçekleştirir.
...

1992 yılından bu yana çıplak kalabalıkları kamuya açık alanlarda toplayarak, fotoğraflayan Amerikalı fotoğraf sanatçısı Spencer Tunick'in, 'Çıplak Dünya' projesi kapsamında, en son Hollanda'da gerçekleştirdiği çekimlerinin haberlerine medyada denk gelmişsinizdir.

...

Amsterdam'daki çekimlerde 4 farklı mekân kullanılmıştı. Bu mekânlardan biri olan 'Katlı Otopark' çalışması; diğerleri arasında benim dikkatimi çeken ve düşündürdükleriyle bu yazıyı yazmamı sağlayan fotoğraf.
2000 kadın ve erkeğin çıplak olarak Amsterdam'ın tarihi merkezinde bulunan bir köprü üzerinde verdikleri pozun en ilgi çekici poz olduğu, burada sanatçının ten rengi üzerinde oynamalar yaptığı, fotoğraflardan birinde insanların açık tenden koyu tene doğru dizildiklerinin görülebildiği kaydedildi.
Zamanında heykelleri farklı bir zihniyetle değerlendirip, onlardaki anatomi bilgisinin, estetiğin görülememiş olunması gibi; Spencer Tunick'in 'Çıplak Dünya' projesi de sanat olarak görülemeyip, çıplaklık sanatla bağdaştırılamayabilir.

Bunun yanında, yapılanın sanat olmaktan ziyade, dikkat çekici iyi bir fikri uygulamakla popülerlik kazanmaktan öte bir değeri olmadığı da düşünülebilir.

Bu düşünceler, yaklaşımlar mı bize yol katettirir, yoksa
bu çekimleri; çıplak bir vücuda pornografi ya da cinayet (ceset) açısından değil, sanatsal açıdan da bakılabileceğinin göstergesi olarak kabul edebilmemiz mi? Parçayı değil bütünü görebilmek; tek bir ağaca takılıp kalmaktansa ormanı fark edebilmek de bu değil midir?

Spencer Tunick'in 'Çıplak Dünya' projesine, olası olumsuz yaklaşımlar için; b
u noktada konuyu, konuya yaklaşımımı ve ulaşılmasını umut ettiğim zihinsel düzeyi iyi ifade edeceğini düşündüğümden; o çok bildik 'Platon’un Mağara Örneği'ni anımsatarak bitirmek istiyorum.

Platon “Devlet” adlı eserinde, “uyanmış” kişi ile “uyuyan” kişi arasındaki farkı mağara metaforuyla şöyle anlatır:

Derin bir mağaranın dibinde, çocukluklarından beri yaşayan insanlar vardır. Bunlar “uyuyanlar” sayılan kimselerdir.

Mağaranın girişine sırtları dönük olduklarından, bu insanlara ışık arkalarından gelir ve yalnızca önlerine baktıkları için de ancak ışığın duvara yansıttığı gölgeleri görebilirler.

Gün ışığına çıkmadıkça “hakikatler”i göremeyecek olan bu kimseler, ancak objelerin mağara duvarına yansıyan gölgelerini görebilmekte ve bu gölgelere bakarak, o objeler hakkında yalan yanlış birtakım yorumlarda bulunmaktadırlar.

Aslında arkadan gelen ışıkla görüp korktukları, kendi gölgelerinden başka birşey değildir.

Hakikatleri görebilmek ancak mağaradan gün ışığına çıkmakla olanaklıdır. Kısaca, “uyanış” mağaranın dışına çıkıştır; uyanabilmiş olanlar mağaranın dışında, gün ışığı altında objeleri hakikatte oldukları gibi görmektedirler.

Zamanında maruz kaldığımız algı yönetimine hizmet eden, birtakım zihinsel şartlanmışlıkların gölgesinden, öğrenilmiş kalıplardan kurtularak görebilmemiz; Platon örneğindeki gibi, içinde bulunduğumuz durumu fark edip, mağara dışına çıkabilmemize ve bu yolda istekle göstereceğimiz çabaya bağlıdır.
Bir zihnin gelişkinliği; kabul edilemez görüneni kabul edebilmesiyle ölçülür.
Spencer Tunick'in 'Çıplak Dünya' projesi, belki de aslında içinde bulunduğumuz zihinsel kalıplarımızı, bakış açımızı esnetmemiz mesajını veren bir fırsattır. Neden olmasın? Her durumdan bir ders çıkarabilen ve bunu kazanç bilen bünyeler, eminim bunu da mantık süreçlerinde sentezlemekten keyif duyacaklardır.

(Resimler, üzerlerine tıklandığında daha büyük ebatta görüntülenebilirler.)