Güney Kore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güney Kore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

The Invisible, Juhong geulshi, Fashionably uninvited



İzleyip beğendiğim bir filmin, yönetmen, oyuncu ya da müziklerinin izini takip ederek, bağlantılı diğer filmlerini de arşivime eklemeyi seviyorum.

Fakat bu filmler zamanında izlenemeyince
birikiyor, sonrasında da hangisinin izleneceğine karar vermek bile oldukça zaman kaybettirebiliyor.

Karar vermek için zaman kaybetmektense,
durumu daha da eğlenceli-sürprizli kılabilen, raflardan rastgele seçerek izlemenin keyfini çıkardığımız, rastgele film izleme geceleri icat ettik.

Geçen gün, rastgele film izleme gecesi atraksiyonumuz yerini animasyonlara bırakınca, seçtiğimiz The Invisible (2007), Juhong geulshi (2004) filmlerini dün akşam izleyebildik.

'The Invisible'; konusu ya da oyunculuktan çok müzikleri ve anlatımıyla ilgimi çekti. Yarısından sonra açılan film, sonuyla beğeni topluyor. Tekrar izlemek isteyeceklerim arasına ekleyebileceğim bir film miydi? Hayır. Fakat sevdiğim müziklerden oluştuğu için soundtrack'i, her zaman geri dönüşlerle dinleyeceklerim arasında yerini alacak. The Invisible Soundtrack'in Amazon'daki preview'larından bakarak benimle aynı fikirde olup olmayacağınızı kontrol edebilirsiniz.

Bugün dinlediklerim arasında da yer alan The Invisible Soundtrack'teki beğendiğim gruplardan bir parçayı, hafta sonu müziğimiz olarak burada bize eşlik etsin diye seçtim, post'un sonunda videosunu bulabilirsiniz.

'Juhong geulshi', İngilizce adıyla 'The Scarlet Letter' ise, Hyuk Byun yönetmenliğindeki bir Güney Kore filmi.

Güney Kore sinemasına ilgimden burada daha önce de bahsetmiştim. 2006 Güney Kore yapımı, Kim Ki-Duk imzalı, Shi gan/Time/Zaman filmindeki performansı yüzünden izleme listeme aldığım Hyeon-a Seong sayesinde, 'Juhong geulshi' filmini edinmiştim. İyi ki de öyle yapmışım.

Kyeong-hie rolündeki Hyeon-a Seong'un performansı kadar, 'Juhong geulshi'; konusu, anlatımı, müzikleriyle gayet görülesi, üzerinde düşünülesi, arada geri dönüşlerle izlenesi filmlerden biri.

'The Invisible' müziklerinden de biri olan, 'Fashionably uninvited'ın videosu.



'Fashionably uninvited' size hafif gelirse, geçen seneden bu zamana üzerimde bıraktığı o hoş etkiden hiçbir şey kaybetmeyen, yine 'Box' albümünde yer alan -daha önce burada bahsettiğim- müziği yanında enfes videosuyla Mellowdrone - 'Oh My'ı izlemeden geçmemenizi öneririm.

Konuyla ilgili bağlantılar:
myspace-mellowdrone,
sozluk.sourtimes-juhong geulshi,
amazon-mellowdrone box.

Sonbahar, Ekim, Ay Takvimi, Etkinlikler

Ekim ayı Ay takviminde dolunay, ayın son dönemine denk gelecek gözüküyor.

Dolunay zamanına kadar artık iyice sararacak yapraklar ay ışığında sessizce yere düşüp kuruyarak; her sonbahar ritüele dönüşen kuruyan yapraklar üzerinde çıtırdatarak yürüme seremonilerimi gerçekleştirmek için, beni bekliyor olacaklar. Belki de bu yüzden serin, bazen yağmurlu, saçlarımda rüzgârı hissedebildiğim sonbaharın, özellikle de Ekim'den Kasım'a geçiş zamanını seviyorum.

Ekim ayının heyecan verici diğer bir yanı da; bir anda yoğunlaşan, etkinlik programı. Ki adeta sergiler, sinema ve tiyatro seçenekleri birbirleriyle yarış eder hâle geliyor.

Ekim ayında Ay evreleri böyle olacak, diyerek; aklınız dökülen yapraklara takılmadıysa, takvimden merakla beklediğim etkinliklerden şimdilik birkaçını not düşmeye geçiyorum.

19/25 Ekim 2007, Film Ekimi.
İKSV'nin, bu yıl altıncısını gerçekleştireceği 'Sonbahar Film Haftası Etkinliği'; Beyoğlu Emek sinemasında. 21 film gösterilecek. Film Ekimi'yle ilgili detaylar; www.iksv.org/filmekimi_2007 sayfasında.

-Güney Kore sinemasına ilgimin sebebi yönetmenlerden biri, Kim Ki Duk yönetimindeki Soom (2007)/Breath/Nefes,

-Marjane Satrapi'nin çizgi romanından uyarlanan, küçük bir kız çocuğunun gözünden İran Devrimi'ni anlatan; animasyon/dram türündeki Persepolis (2007)

-Julie Delpy yönetimindeki Deoux Jours A Paris (2007)/2 Days in Paris/Paris'te İki Gün, özellikle görmek istediğim filmler.

Julie Delpy'yi, Ethan Hawke ile oynadığı Richard Linklater yönetmenliğindeki Before Sunrise (1995)/Gün Doğmadan ve devam filmi Before Sunset (2004)/Gün Batmadan filmlerinden anımsayacaksınızdır.

Umarım izlemişsinizdir. İlk film Viyana, ikincisi Paris sokaklarında geçen, Jesse ve Celine'in tanışma ve 9 yıl sonra bir sebeple yeniden bir araya gelme hikâyesine tanık olduğumuz; aşkı naif halde işleyen, arka planda kent dokusunu duyumsayabileceğiniz iki güzel film. Şimdi, oyunculuğundan sonra
Julie Delpy'nin yönetmenliğini de görmek fena olmayacak.


Porof. Zihni Sinir'in 30.yıl sergisi, 31 Aralık'a kadar, Doğuş Power Center'da. Sergiyle ilgili detaylar, www.zihnisinir.com/tr sayfasında.

İrfan Sayar; teknoloji tutkunu bir karikatürist ve tasarımcı. Onu, yaşamlarımıza bir şekilde bir yerde mutlaka dahil olmuş şaşırtan, düşündüren, eğlendiren projeleri ve en önemlisi Porof. Zihni Sinir yaratımı ile tanıyoruz.

“Herkesin içinde var olan Zihni Sinir halini dillendiren bir kahraman” olarak Zihni Sinir'i nitelendiren İrfan Sayar, estetik, mizah ve fonksiyonellik unsurlarının Zihni Sinir Proceleri’nin vazgeçilmez üç temel ögesi olduğunu belirtiyor.

Çocukça merakınızı tatmin edecek, değişik objelerden hangisine sahip olmak isteyeceğinize kara veremeyeceğiniz eğlenceli bir sergi.


'Seviyor Ki Çiziyor' Ömer Çam karikatür sergisi; 18 Ekim/18 Kasım 2007 tarihleri arasında, Schneidertempel Sanat Galerisinde.

Beğenerek takip ettiğim karikatür ve grafik sanatçılarından biri, Ömer Çam. Sergisinin haberini, 'Kişisel Karikatür Sergisi Açıyorum' başlığında paylaştığı blogunu, 'keşfetmek için bak' bağlantılarım arasından anımsayacaksınızdır.

Kendisini, "Ben karikatüre başladıktan sonra Türkiye'de ve dünyada çok şey değişti. İklimler, ideolojiler, aşklar, insan... Bir tek karikatür değişmedi bende. İyi ki de değişmemiş..." diye ifade ediyor. 27 yıldır eserler üretiyor. Bu, İstanbul'daki ilk sergisi. Sergi, yurt içi ve yurt dışında kazandığı 30 adet renkli, ödüllü çalışmadan oluşuyor.


Bir fil ve bir timsah düşünmenizi istiyorum. Olabildiğince sevimli olanlarından olsun, lütfen. (Evet, size sevdiğim bir karikatürü anlatıyorum.) Timsah ve filiniz hazır mı?

Timsahın filin hortumunu ısırdığını ve filin de hortumundaki havayı üflediğini hayal edin. Hortumu ısırılmış bir fil ve şişmiş bir timsahın üstünde iki konuşma balonu var;
-Üfleme!
-Isırma!

Leman'dan edindiğim, günlük bir doz Komikaze alışkanlığı sahibiyim. Minik yeşil fillerle dolu kapağıyla başlayan komikaze serisi kitapları, kitaplığımdaki ulaşılabilir mesafede; tüm renkli, eğlenceli kahramanlarıyla, oyuncak kitap bölümümün baş köşesini süslüyorlar. Çok eskimesinler diye, Erdil bey'in online arşivi www.komikaze.net'ten düzenli olarak istifade etmeye çalışıyoruz.

Yakın zamanda bu leziz alışkanlığımıza bir yenisi daha eklendi; Erdil bey, bloglamaya başladı; komikaze.net'teki 'diyom ki' köşesini bloga dönüştürdü.

Erdil Yaşaroğlu'nun karikatürlerlerinden komik anekdotlarına, korkularından, masasında sakladığı çin yemek yeme çubuklarına kadar, kim bilir hangi detaylarla yaşamımıza renk katmaya devam edecek diye merakla takip ettiğimiz blogu Diyomki'yi hemen 'keşfetmek için bak' bağlantılarıma ekledim, siz de feedlerini Rss Reader'ınıza eklemeyi unutmayın.

Happy Pills, Plasebo Etkisine İnanıyorum



İspanya'dan M-M tasarım ofisi projelerinden biri olan Happy Pills; Barselona'da bir şeker mağazası.

Acil durum kiti, günlük belirli sayıdaki dozlarda hazırlanmış kutu ya da şişeler şeklinde şekerlerinizi alabildiğiniz
Happy Pills; parlak, rengârenk ve eğlenceli.


(Üzerlerine tıklayarak, görselleri daha büyük görüntüleyebilirsiniz.)

Konsept mağaza fikrine inovatif, eğlenceli yaklaşımıyla Happy Pills, favorim. Yaratıcı fikrinden de, mekândan da çok hoşlandım. Sizce de harika öyle değil mi? Orda olmak istemez miydiniz?



İlaç deneyleri, sahte ilaç verilen bireylerin, gerçek ilaç verilen bireyler gibi tepki gösterebildiklerini ortaya koyuyor. Buna, plasebo etkisi deniyor.

Kimi hastalıklarda uygulanan plasebo etkisi; içeriği kimyasal barındırmayan, ilaç görünümündeki şekerler kullanılarak psikolojik destek sağlayarak, hastanın kendi kendini iyileştirme sürecine yardımcı oluyor.

Baş ağrınızı
geçirecek ya da üzerinizdeki gerginliği alacak bir ilaç yerine; Happy Pills kitlerinden birini ilaç yerine kullanmayı tercih etmez miydiniz? Hem eğlenceli minik bir ara vermiş; moralimizi yükselterek keyfimizi yerine getirmiş, hem de yararı kadar zararı da olan ilaçların kimyasallarından bir nebze de olsa uzak kalmış olurduk.



Happy Pills ile şekerlerin sunumları bana,
'A Millionaire's First Love' filmini çağrıştırdı. (Yazının buradan sonrası spoiler içeriyor.)

Tae-gyun Kim yönetmenliğindeki, Güney Kore sinamasının güzel örneklerinden Baekmanjangja-ui cheot-sarang (2006) 'A Millionaire's First Love' filminin bir yerinde; Kang Jae-kyung hoş bir sürpriz yaparak, hasta kız arkadaşı Choi Eun-hwan için bir şişe dolusu ilaç
(!) hazırlayıp; 'bu ilaçların bir özelliği var, her gün bir tane alınması gerekiyor' diyerek, kız arkadaşına veriyordu.

Choi Eun-hwan, şişedeki renkli antibiyotikler görünümündeki ilaçlardan(!) birini alıp açtığında; minik bir not kâğıdına kendisi için yazılmış güzel bir sözle karşılaşıyor; jestin hoşluğundan ve hastalığı yüzünden fazla zamanı kalmadığını bildiğinden, her gün bir doz alması gereken şişedeki ilaçları(!) tek seferde açıp okuyordu. Overdose'un mutluluk getirdiği ender durumlardan biri, plasebo etkisine nefis bir örnek...



Plasebo etkisine inanıyorum.

Happy Pills'ten, A Millionaire's First Love'a; yenilikçi fikirli bir mağazadan, güzel bir filme plasebo etkisine dokunduğumuz yazımız burada sona eriyor. Happy Pills yanında, www.m-m.es M-M tasarım ofisinin diğer projeleri de birbirinden görülesi ve eğer izlemediyseniz, A Millionaire's First Love'ı izleyeceğiniz filmler listesine eklemeyi sakın unutmayın.

A Millionaire's First Love görselleri dp forum'dan alınmıştır. Happy Pills detaylarına mocoloco'dan ulaşılabilir.

Farewell, My Lovely

Hımm hmmhmhm hıım hm.. ('Farewell, My Lovely' mırıldanıyorum).

Bugün,
Old Boy Soundtrack'ini çalışırken fon müziğim olarak kullandım. Yine 'Farewell, My Lovely'de takıldım. Her dinlediğimde, sonrasında kendimi böyle mırıldanırken yakalıyorum.

Sıcak bir (İstanbul) öğleden sonra(sın)da dinlendirici, zihin toparlayıcı minik bir araya gereksinenler, serin bir içecek alıp, bana eşlik etmeye ne dersiniz? Güzel bir teklife benzemiyor mu?

(Müziği, box.net marifetiyle üstteki player'a tıklayarak dinleyebilirsiniz. Olası Blogger kazalarından biri olur da
dinleyemezseniz, 'Farewell, My Lovely'e box.net/lyn altından da ulaşmanız mümkün.)

Blogu takip edenler, çalışırken arada dinlediğim müziklerden burada bahsetmeme alışıktır. Olmayanlar için belirtmiş olayım, müzik başlığı altından değindiğim diğer olası fon müziklerime erişebilirsiniz.

Old Boy Soundtrack'indeki 22 numaralı parça,
'Farewell, My Lovely'.

Umuyorum ki filmi izlemişsinizdir, böylece dinlerken filmi anımsayıp, ânınıza daha güçlü bir etki katabilirsiniz. Ama izlemediyseniz bile,
'Farewell, My Lovely' salt kendi başına da o özel etkiyi yaratabilecek güzel müziklerden biri. Ritmine kapılıp, sonuna yaklaşırkenki melodiye kendinizi mırıldanarak eşlik ederken bulursanız, şaşırmayın.

Old Boy'u izleyenlerin arşivinde, mutlaka filmle beraber müzikleri de yer alıyordur ve arada geri dönüşlerle zevkle izlenip, dinleniyordur, diye düşünüyorum. En azından bendeki durum öyle...

Yine de, Old Boy Soundtrack'indeki diğer müziklerin de birbirinden güçlü ve etkileyici olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Zira bir filmde yönetim, senaryo, oyunculuk ne kadar önemliyse; müzik de o kadar önemlidir ve Old Boy müzikleri de o kadar başarılı.

Old Boy'daki müzikler; atmosferi yakalamanızı ve siz dehşet içinde filmi izlerken, onlara sığınıp az da olsa huzur bulabilmenizi sağlıyor.

Güney Kore Sinemasına ilgimden bahsetmeye başlamış ve arkasını getirecek zaman bulamamıştım. Şimdi siz
'Farewell, My Lovely' dinlerken, ben de arada Old Boy ve Chan-wook Park'tan bahsederek, o konuya devam etmiş olayım.

Chan-wook Park, tarzına hayran olduğum yönetmenlerden biri. Old Boy, yönetmenin birbirinden bağımsız filmlerden oluşan 'İntikam Üçlemesi'nin (Sympathy for Mr. Vengeance, Old Boy, Sympathy for Lady Vengeance) ikinci filmi ve bir Japon mangasından uyarlanmış.

2004 Cannes Film Festivalinde gösterilmiş ve 'Grand Prix' ödülüne layık görülmüş, e
leştirmenlerden de büyük takdir toplayan Old Boy; IMDB'nin de 'Top 250' listesinde yer almakta...
Karısı ve bebeğiyle mutlu bir hayat süren işadamı Oh Dae-su bir gün evinin önünden kaçırılır. Uyandığında kendini özel yapılmış bir hücrede bulur. Karısının öldürüldüğünü öğrenen Dae-su, 15 yıllık tutsaklığın ardından serbest bırakılır. Oh Dae-su yemin etmiştir. Mutlu hayatını yok eden adamdan intikam alacaktır. Bir Japon lokantasında tanıştığı Mido, intikamını alması için ona yardım sözü verir. Daha sonra ortaya çıkan Evergreen lakaplı bir adam ona 5 gün içinde neden hapsedildiğinin nedenini bulmasını aksi takdirde Mido'yu öldüreceğini söyler. Oh Dae-su, hapsedilmesinin ardındaki gerçeği bulur. Bununla beraber başka bir gerçeği de..
Old Boy'un konusu kısaca böyle. Film, 'İhtiyar Delikanlı' ismiyle ülkemizde de gösterilmişti. Filmin isminin niçin 'Old Boy' olduğunun cevabı ise, Oh Dae-su'nun kendisini 15 yıl kimin tutsak ettiğini öğrendiği anda saklı...

Alttaki alıntı, Old Boy üzerine, yönetmeni
Chan-wook Park ile yapılan bir röportajdan ve yönetmenin bakış açısının neredeyse bir özeti.
İntikam teması ile büyülenmiş gibisiniz. Bunun sebebi nedir?
'İntikam muazzam bir enerji ve tutku gerektiren bir duygu. İntikam peşinde koşan kişi, günlük hayatındaki her zevki bir kenara atmak zorunda. İntikam duygusu başka bir tür zevk getiriyor, ama sonunda bu zevk hiçbir işe yaramıyor. İntikam peşinde koşan kişi amacına ulaşıp intikamını alsa bile, bu uğurda kaybettiklerini geri getiremiyor. İşte intikam duygusunda böyle büyük bir paradoks var. İnsanın bütün enerjisini ve tutkusunu sonunda hiçbir yere ulaşmayan bir olaya odaklaması beni çok çekiyor.'

Oldboy, başroldeki Choi Min Sik ile ilk birlikteliğiniz. Kendisi klasik oyunculuk eğitimi almış biri. Senaryoyu yazarken direk olarak onu düşünerek mi yazdınız?
'Oldboy'u çekmemin ilk sebebi Choi Min Sik'dir. Sorduğunuz soruya gelince, evet senaryoyu yazarken özellikle kendisini düşünerek yazdım. Senaryoda düzeltmeler yapmam gerektiği zaman, kendisinin fikrini aldım ve bunların bazılarını ekledim. Choi Min Sik'in Asya'nın en önemli oyuncularından biri olduğuna ve tarihte çok iyi bir yere ulaşacağını düşünüyorum. Onu Amerikan sinemasından Al Pacino ve Sean Penn'e benzetiyorum.'

Filmin tarzının ve görünüşünün Choi Min Sik'in karışık ve özensiz haldeki saç stilinden geldiğini söylediğinizi okuduk. Bunu bir espri olarak mı söylediniz?
'Saç stilini gördüğüm ilk anda Oldboy'un ne tarzda çekileceğine karar verdim. Düzensiz görünen ve gerçekçilik sınırlarını biraz da olsa aşan bir tarz.'

Kore'nin Kuzey ve Güney olarak bölünmesi ilginç hikayeler ortaya çıkmasında etkili oldu mu?
'Kore toplumu çok değişken, gürültülü, karmaşık, hareketli ve aktif. Kuzey ve Güney olarak bölünmesi sebeplerden yalnızca biri. Kısaca söylemek gerekirse, Kore yaşaması zor ama heyacan verici bir yer. Bu yüzden bu kadar çeşitli filmler çıkarabiliyoruz.'

Bazı aleştirmenler Oldboy'da çok fazla şiddet olduğunu söylediler. Şiddet sizin için ne ifade ediyor?'
'Şiddet insanları yokediyor. Herkes bunun farkında. Benim odaklandığım konu, şiddetin sadece şiddet uygulanan kişiyi değil, aynı zamanda şiddeti uygulayanı da yoketmesi. Esas amacım, şiddet uygulanan kişinin vücudu ile şiddeti uygulayanın kişiliğinin birlikte yokoluşunu seyirciye aktarmak.'(*)
İntikam kötü bir duygu fakat, bir filmde ancak böyle güçlü işlenebilir, diye düşünüyorum. Evet, Tarantino'yu da severim ve Kill Bill'de de gelinin intikamını alışını keyifle izlemiştim ama,
Old Boy'u izledikten sonra, intikam filminin nasıl olacağını gördüm, diyebilirim.

Nefreti, kaybedilişleri, acıyı, sabretmeyi bildiğinizi mi düşünüyorsunuz. Bunu Old Boy'u izledikten sonra bir daha düşünün derim.

Old Boy üzerinde konuşacak çok şey var ama, ben burada film içindeki diyaloglardan birkaç alıntıyla bitiriyorum. Gerisini kendi izlenimlerinizle tamamlayabilirsiniz.

Kullanılan sözler, başlı başına düşündürücü olmakla beraber, alttakiler onlardan sadece birkaçı...
'bir hayvandan daha kötü olsam bile... benim de yaşamaya hakkım yok mu?'

'ha bir taş ha bir kum tanesi... farketmez, ikisi de suda batar...'

'Bana işkence etmeye kalkışırsan kendimi öldürürüm. İntikam mı almak istiyorsun, yoksa gerçeği öğrenmek mi?'

'...Zilimi çaldığım zaman iki kişiliğe bölüneceksin. Birisi sırrı bilmeyen Oh Daesu, sırları bilen ise canavar.
Ben zili tekrar çaldığımda canavar arkasını dönecek ve yürümeye başlayacak. Her adımıyla sen bir yıl yaşlanacaksın. Canavar yetmişe ulaştığında ölecek. Kaygılanacak bir şey yok. Bu çok huzurlu bir ölüm olacak. Şimdi, sana iyi şanslar...'
İzlemediyseniz, mutlaka filmi ve müziklerini arşivinize ekleyin, öneririm.

'All For One, One For All'

60. Cannes Film Festivali de geride kaldı. 'Yaşamın Kıyısında' filmi ve jüride Orhan Pamuk'un olmasıyla, ülkemizde festival hayli konuşulmuştu.

Festival sonuçlarından memnun kaldığımı söyleyebilirim. Ödül törenini izlemek de gayet keyifliydi.

Dikkat ettiniz mi bilmem, törende 'Secret Sunshine' filmindeki performansıyla 'en iyi kadın oyuncu' ödülünü alan Do-yeon Jeon'un heyecanı, görülesiydi.

Do-yeon Jeon, ödülünü aldığında, o heyecan içinde konuşmasını yaparken, bulunduğu yerde olduğuna inanamadığını hissedebiliyordunuz. Ve başarısına, bu tabloyu da görmekle bir kez daha sevinmekten kendinizi alamıyordunuz.

Do-yeon Jeon tüm içtenliğiyle, yaşamında o ânı unutmayacağını söylerkenki halini, Güney Kore Sineması'na giden bir ödül olmasına da ayrı bir anlam yükleyerek, zihnimde fotoğrafladım ve sakladım.

Cannes Film Festivali'nde büyük ödül 'Altın Palmiye'yi alan, '4 Months, 3 Weeks, 2 Days' (4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün) filmi ile Rumen yönetmen Christian Mungiu'nun, ödülü aldıktan sonraki teşekkür konuşmasında da, ödülün doğru yere gittiği hissini duyumsayabiliyordunuz.

Çavuşesku rejiminin son yıllarında Romanya'da geçen, yasa dışı kürtaj yaptıran genç bir kızın hikayesini anlatan '4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün' filminin yönetmeni, ''Galiba herkesin dinleyeceği bir hikaye anlatmak için dev bir bütçeye ve bir sürü yıldıza ihtiyaç olmadığı ortada" diyerek konuşmasında; ödülün küçük ülkelerin düşük bütçeli film yapımcıları için teşvik edici olmasını umduğunu söyledi...

'Yaşamın Kıyısında' filmiyle, 'En İyi Senaryo' ödülünü alan Fatih Akın'ın ise; teşekkür konuşmasında Türkiye'ye 'birlik' mesajı göndermesi, dikkat çekiciydi. Türkiye'deki seçimlere gönderme yapan Akın; 'birleşin' çağrısı yapıyordu. Etkileyiciydi...

Alexander Dumas'yı beyaz perdeye de aktarılmış ölümsüz eserleri 'Count of Monte Cristo' (Monte Kristo Kontu), 'The Man in İron Mask' (Demir Maskeli Adam), The Three Musketeers' (Üç Silahşörler) ile anımsarsınız.

Fatih Akın'ın Cannes'taki konuşmasındaki 'birlik' çağrısı bana nedense, Aramis, Athos Porthos, D'Artagnan'ın 'All for one, one for all' (hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için) sözüyle, 'The Musketeers' (Üç Silahşörler)'i çağrıştırdı.

Bu çağrışımda, hafta sonu izlediğim filmlerin de etkisi olabilir tabii. Yine de, geri dönüp baktığımda, 60. Cannes Festivali ve Akın'ın 'birlik' çağrısı, zihinsel arşivimde artık böyle bir çağrışımla da yer bulacak. Hatta çağrışımın fon müziği de var; Bryan Adams, Rod Stewart & Sting ile 'All For Love'.

1993 yapımı 'The Three Musketeers' filmini, Kadıköy Süreyya Sineması'nda izlemiştim. Eğlenceli bir filmdi. Filmin sonunda, filmin soundtrack'i 'All For Love' klibi Bryan Adams, Rod Stewart, Sting ile o görkemli salonda beyaz perdede verilmişti.

O yıllarda popüler kültür rüzgârlarıyla şimdiki kadar güçlü savrulmadığımızdan, bir Bryan Adams hayranı olarak, o âna daha fazla değer yüklemiş olmam olası.

Sonrasında 'All For Love'ı her dinlediğimde; o zaman filmi ve sonrasındaki videoyu izlemiş olmanın tadıyla, o zamanki Süreyya Sineması'nı birlikte anımsamaktan, ayrı bir keyif aldım.

Süreyya Sineması'yla ilgili başka anılar da zihinsel arşivimde birikti ama, sanırım bir müzikle eşleşeni sadece bu. Şimdi, artık o eski Süreyya Sineması da olmadığı için, bu anıların değeri de daha fazla oluyor.

Böylece 'All For Love' benim için, 60. Cannes Festivali'nde Fatih Akın'ın 'birlik' çağrısına zihinsel fon müziğim olmasıyla da yeni bir anlam daha kazanmış oldu. Zihinsel süreçlerimiz enteresan işleyebiliyor öyle değil mi?

Yaşamda, müziklerin izleriyle zihinsel kronolojik sıralama yapmaktan, sanırım hoşlanıyorum. Yoksa sizin bir mekânla ya da bir müzikle eşleştirdiğiniz böyle anılarınız yok mu? Alttaki 'All For Love' videosunu izlerken, isterseniz bunu bir düşünün.

Shi gan/Time/Zaman

Shi gan/Time/Zaman; 2006 Güney Kore yapımı, Kim Ki-Duk imzalı, 96 dakikalık bir dram filmi.

iksv "Film Ekimi"ndeki gösteriminden sonra, 5 Ocak 2007 itibariyle Shi gan/Time/Zaman ülkemizde de vizyona girdi.

Sevgilisinin kendisinden sıkıldığını düşündüğü için, operasyon geçirmeyi bile göze alan ve yüzünü değiştiren kıskanç, nevrotik bir genç bayanın; sonrasında yaşamda yüzleşmek durumunda kaldığı gerçekler, altı çizilerek çarpıcı bir şekilde işleniyor.

Günümüz popüler kültürünün etkisinde yeniden tanımlanan güzellik kavramı ve oluşturulan estetik kaygıların insan psikolojisi üzerindeki etkisi; yönetmen Kim Ki-Duk'nun gözüyle, yine enteresan bir açıdan seyirlik zevke dönüştürülüyor.

Güney Kore filmlerine karşı gelişen ilgimden daha önce bahsetmiştim.
Konulara yaklaşımı ve kullandığı etkileyici metaforlarla,
Kim Ki-Duk Güney Kore sinemasında ilgimi çeken yönetmenlerden biri. Shi gan/Time da diğer filmleri kadar farklı ve dikkate değer.

Kim Ki-Duk'un, Güney Kore'de özellikle son dönemde değişim merakı uğruna artan estetik operasyonlardan etkilenerek, bu filmi yaptığı söyleniyor.

Şehir hayatının akışı içinde, zamanla körelen değerler ve o boşluk hissini doldurmaya çalışan suni dayatmalar. Bu döngü içinde hızla tüketilen, sıradanlaşan ilişkilerdeki kayıplar. O kayıpları telafi etmeye çalışırken, kapılmaktan geri durulamayan saplantılar.

Değişmek, güzelleşmek adına başlayıp, fark etmeden saplantı boyutuna gelen bu tutum, filmde ikili ilişkiler üzerinden anlatıyor.

Zamana yenilmemek için girilen bu tür bir çaba; sonu olmayan bir sürecin başlangıcı ve kimliksizleşmenin davetiyesini çıkarmaktan başka ne işe yarayabilir ki?!

İkili ilişkilerin geçirdiği süreç, hisler tanıdık. Ancak filmde, bu hislerin dışa vurumu, duyguların etkisine yapılan vurgular uçlarda.

Nerdeyse gerçek bir ameliyat izlemek durumunda bırakıldığımız sahnelerden pek hoşlanmadım. Fakat, kızın değişimini izlediğimiz ameliyat sahnesinin gerçekliği, içe dokunur türden yakalayıcılığı; yönetmenin istediği etkiyi yaratmasına hizmet ettiği için başarılı.

Filmdeki oyunculuktan çok, konunun işlenişine; yönetmenin bakış açısına, bize yarattığı dünyaya dikkat çekmek istiyorum. Etkileyiciliği burada.

Farklı filmler ama, belki şöyle bir örnekleme yapılabilir; nasıl ki,"
Eternal Sunshine of the Spotless Mind" filminde, Jim Carrey'nin, ilişkisinden sonra, acı çekmemek için hafızasını sildirmek istemesiyle yaşadıkları, izledikten sonra bir şeyleri sorgulamamızı sağladıysa; burada da bizi yine benzer bir sorgulama ve değer yargılarımızı gözden geçirme bekliyor.

Minik bir detay daha; Kim Ki-Duk bu filminde de, önceki filmlerine gönderme yaparak, filmleri arasında bağ kurmaya devam ediyor. Shi gan/Time/Zaman içersinde Bin-Jip'teki sahnelerden birine rastlıyoruz.

Rahat bir zamanınızda, ön yargılarınızı yanınıza almadan izlemenizi önereceğim filmlerden biri :)

Güney Kore Filmleri

Güney Kore Sineması hakkında, sizin de biraz önyargılı bir bakış açınız mı var?
Rastgele birkaç film izlemişseniz ve o yönetmenlerin film tekniği ilginizi çekmemişse ya da oyuncuların performansları, ne de görüntüleri sizi cezbetmemişse; Güney Kore Sineması'na pek sıcak yaklaşamıyor olmanız doğal.

Alejandro Agresti'nin, The Lake House (Göl Evi)'ni seyredip de etkilenenlere ya da benim gibi filmde bazı şeyleri eksik bulanlara; bu filmin aslında bir Güney Kore filmi olan, Siworae remake'i olduğunu ve Hyun-seung Lee'nin Siworae(Il Mare)'i izlemelerini öneririm.

Hyun-seung Lee sonrası, Güney Kore sinamasına karşı artan ilgim; arkasından izlediğim diğer birkaç filmle azalmadı, aksine arttı.

Kısaca söyleyebilirim ki; Hollywood filmlerine kıyasla, Güney Kore Sineması'nı sahip oldukları ruh öne çıkarıyor.

Çekim açıları ve planların bazen adeta tek başına sanatsal fotoğraf niteliğinde olması, sekansların uyumu, kimi zaman da senaryonun döngüsü; o ruh'u oluşturmada ve izleyicinin kendini film içinde var etmesinde gerekli ölçütleri barındırıyor.

Kimi zaman oyunculuklar yeterli gözükmese bile, anlatım ve sahnelerin yarattığı dünya, o eksik kısmı kapatabiliyor.

İzlerken ünlü, tanınmış oyuncunun, filmin önüne geçmesi gibi bir durum da yok. Denge sağlanıyor ve uyumlu bir akış içinde filmleri rahatsızlık duymadan seyredebiliyorsunuz.

Gözüken tek bir dezavantaj var; dilleri.
Normal konuşmaların bile sanki tartışır gibi vurgulu olmasını başta yadırgaya bilirsiniz. Fakat, birkaç film sonra kullanılan lisana, fonetiğe aşina hissetmemek mümkün değil.

Güney Kore Sineması'nda gerek hayatın içinden, gerek anlatıla gelen söylencelerden hikaye edilerek kullanılan konular; yabancılık çekilecek bir kültür farkını barındırmıyor. Yadırgamadan, hikayede kendinizle bağdaştırabileceğiniz kısımlar bulabiliyorsunuz.

Hollywood'un içine girdiği konu sıkıntısına rağmen; Güney Kore Sineması'nda konu ve konuları sanki gişe kaygısı olmadan işleme rahatlıkları var.
Güney Kore Sineması'nda öne çıkan filmlerin, Hollywood tarafından yeniden yapılıyor olması da; Hollywood'un konu sıkıntısını aşmaya çalışmasının başka bir yolu olsa gerek.
Ne yazık ki, hazır filmleri alıp uyarlamalarına rağmen; orjinalindeki tadı yakalamak bir tarafa, ona yaklaşamıyorlar bile...


Sinemadaki başarıda, birincil faktörleden biri; yönetmenin becerisi, olduğu için. Kendimce keşfetmeye başladığım bu yeni alanda, Güney Kore Filmleri'ni öncelikle belirli yönetmenler ve oyuncular üzerinden takip ederek, izlemeye başladım.

Şimdilik izlediklerim;

» Hyun-seung Lee, Siworae (2000), (Il Mare) *
» Kaige Chen, Wu-ji (2005), (The Promise) (Mo Gik) *
» Jae-young Kwak, Keulraesik (2003), (The Classic) *
» Chan-wook Park, Oldboy (2003) *
[Daha sonra filmlerden teker teker bahsetmeyi düşünüyorum, şimdilik filmleri sadece isim olarak geçiyorum.]

Listemdeki diğer filmler;

» Hiroyuki Sanada filmleri...
» Takashi Mike filmleri...
» Ji-Woon Kim filmleri...

» Ki-Duk Kim filmlerinden;
- Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom (2003) (İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış... ve İlkbahar)
- Bin-Jip (2004), (Boş Ev)
- Hwal (2005), (Yay)
- Shi Gan (2006), Time, (Zaman)

» Hyun-seung Lee filmlerinden;
- Geudaneanui blue (1992)
- Neonsokeuro noeuljida (1995)

» Jae-young Kwak filmlerinden;
- Yeopgijeogin geunyeo (2001) (My Sassy Girl)
- Piano chineun daetongryeong (2002)
- Ark (2004)
- Nae yeojachingureul sogae habnida (2004)

» Kaige Chen filmlerinden;
- Huang tu di (1984)
- Da yue bing (1986)
- Bian zou bian chang (1991)
- Ba wang bie ji (1993)
- Feng Yue (1996)
- Jing ke ci qin wang (1999)
- Killing Me Softly (2002)
- Ten Minutes Older: The Trumpet (2002)
- He ni zai yi qi (2002)

Tabii, imdb, "en yüksek puan alan 100 Güney Kore filmi" listesi de, izleyecek film seçmede bir kriter olabilir.
most popular titles for South Korea by total votes here are the 100 matching titles
(evet, Oldboy'un 1. olması için çok haklı sebepleri var...)